Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: Bilgi Sahibi Olmadan, Fikir Sahibi Olmak Hayri Bostan Köşe Yazısı: Bilgi Sahibi Olmadan, Fikir Sahibi Olmak

“Sözleri dinleyip en güzeline uyanları müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ulaştırdığı bunlardır. Gerçek akıl sahipleri de bunlardır.”
Atadan, dededen, gelenekten-görenekten süre gelen alışkanlıklara teslim olursanız asla sorun yaşamazsınız. Ama sorgulamaya, düşünmeye, akletmeye başlarsanız başınıza gelmeyen kalmaz.
Bizim kuşak biraz da bu durumu yaşıyor.
Kalıplaşmış anlayışları, bilgileri tekrar ederseniz, suya sabuna dokunmazsanız sorun yok.
Ömrümün yetmişli yıllarına merdiven dayamış benim gibiler kalıpları zorladıkları, anlamaya, akletmeye çalıştıkları zaman işin içinden çıkamıyoruz.
Kur’an-ı Kerim’de: “Sözleri dinleyip en güzeline uyanları müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ulaştırdığı bunlardır. Gerçek akıl sahipleri de bunlardır” buyruluyor. Bizler bunları okuyup geçtiğimiz zaman iş çok daha kolay hale geliyor. Aynı hamam aynı tas devam ediyoruz.
Herkesin bilgilendiği, bilgi edindiği kaynaklar vardır. Ben şahsen Mehmet Okuyan’ı, Mustafa İslamoğlu’yu, Abdülaziz Bayındır’ı, Mustafa Öztürk’ü ve benzerlerini okumaktan ve dinlemekten büyük haz alıyorum. Cübbeli Ahmet lakaplı Ahmet Ünlü’yü de keyifle dinliyorum. Nurettin Yıldız’ı da ve benzerlerini de. Konuşmalarında çok hoş şeyler de buluyorum, katılmadığım görüşleri de oluyor. İhsan Eliaçık’ı da dinliyorum ve çok keyif aldığım yorumlarına da rastlıyorum. İlhami Güler, İsrafil Balcı, Mehmet Azimli, Şaban Ali Düzgün, Caner Taslaman, Ruşen Çakır, Yılmaz Özdil gibi her kesimden ve her görüşten insanları da keyifle izliyorum. Tek yanlı okuma ya da takip etme insanı körleştiriyor. Birçok arkadaşımız kulaktan dolma duyumlarla bu güzel insanları okumadıklarını, izlemediklerini söylüyorlar. Ömrünü Kur’an’ı anlamaya teksif etmiş nice alimleri bir çırpıda çizip atıyorlar. Siyasi bakışları da özellikle trollerin bol palavralarıyla şekilleniyor. İşin daha vahim tarafı bu verdiğim örneklerden birinden bir paylaşım yaptığımızda içeriğini hiç merak etmeden size bir yafta yapıştırıyor ve dışlıyorlar. Sizin şucu ya da buncu olduğunuzu rahatlıkla söylüyorlar. Aynı camilerde aynı kıbleye döndüğünüz halde size şaibeyle bakıyorlar. Bu kanaatlerini çok rahatlıkla başkalarıyla da paylaşıyorlar.
Bağlandıkları odaklarda bazı patlamalar oluyor ve bütün kirli çamaşırları ortaya saçılıyor ama onlar gene de bağlılıklarını sürdürüyorlar.
İçinde yaşadığımız müthiş iletişim imkanlarına karşın kendilerini aşılmaz engellerle sınırlıyorlar ve kulaklarını belli odaklara dayıyor, onlardan aldıkları argümanlarla bağlılıklarını sürdürüyorlar.
Kur’an-ı Kerim’de “sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar” ifadesi beni çok sarsıyor. Ne kadar müthiş bir ayet değil mi? Bir kitabı okumadan, bir filmi izlemeden, bir diziyi oturup izlemeden onun hakkında yorumda bulunmak ne kadar yanlış bir davranış! Ama insanların çoğu öyle yapıyorlar.
TRT1’de “Benim Adım Melek” adlı bir dizi var. Merak ettim ve ilk bölümünü izledim. Merak etme nedenim dizide Mehmet Çevik ve Şerif Sezer gibi oyuncuların rol almasıydı. Özellikle bu iki oyuncu oynayacakları dizileri ve filmleri seçiyorlar. Bir dizide veya filmde bu iki oyuncudan biri ya da her ikisi de varsa insan merak etmeden edemiyor. İlk bölümü izleyince dizide müthiş bir hikâyenin olduğunu, toplumsal eğitime büyük katkı yapacak mesajlar içerdiğini görüyor.
Bir diğer dizi de “Bir Zamanlar Çukurova” adlı diziydi.
Yaklaşık yüz elli bin görevlisi bulunan diyanet camiasının din hizmeti adına yaptıkları hizmetlerin çok daha fazlasını bu dizilerin gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Çünkü özellikle diyanet camiası belli bir kesime hitap ediyorlar. Mesajlarını hazır bir kitleye ulaştırabiliyorlar. Ama bu ve benzeri diziler ya da filimler toplumun her kesimine ulaşıyor. İzleyenler daha iyi anlayacaklar ve takdir edeceklerdir. Özellikle “Bir Zamanlar Çukurova” dizisinde işlenen temalar tamamen dinin kapsama alanını ilgilendiriyor. Kibir, gurur, dedikodu, suizan, iftira, yalan, dedikodu gibi olumsuz insan davranışları dizide itici bir şekilde veriliyor. Bunun yanında cömertlik, tevazu, yardımlaşma, dostluk, iyilik yapma gibi davranışlar son derece özendiriliyor.
Camilerde, hazır camiye gelmiş insanlara sürekli ayet ve hadis mealleri okuyarak, menkıbeler anlatarak onları iyiliklere, güzelliklere yönlendirmede ne kadar etkili din görevlileri. Elbette yararlıdır, olmalıdır ve olacaktır; ama sadece bunlarla olmuyor. Özellikle inanmış kesimler sanat, edebiyat, sinema, tiyatro, hikâye, senaryo, müzik ve benzeri sanatlara mesafeli durmaktalar. Güzel bir filmi tavsiye ettiğinizde ya da güzel bir diziden söz ettiğinizde “acaba nasıl bir şey, bu adam bunu tavsiye ettiğine göre ne ola ki” gibi bir merak uyanması yerine, “adam emekli, işi gücü yok. Sinema, dizi film manyağı” deyip geçiyorlar. Yani o güzelliği paylaştığınıza, tavsiye ettiğinize de pişman oluyorsunuz.
“Sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar” ayeti bize bu konuda da ışık tutmuyor mu acaba? Bizler bir sanat ürününü incelemeden, okumadan, izlemeden, dinlemeden nasıl onun hakkında hüküm verebiliyoruz?
İnsan her nedense kandırılmaya, aldatılmaya, istismar edilmeye en yatkın yaratık olmuş oluyor. Kandırılıyoruz, aldatılıyoruz, bir delikten defalarca sokuluyoruz; ama gene de aynı hataları yapıyoruz.
Geçen hafta izlediğim bir programda konuşan bir konuşmacı şöyle dedi: “Sanata başvurmadığınız zaman din bile vahşete dönüşür..." Ne kadar doğru bir söz; ama gel de anlat. Sanata, edebiyata başvurmadan, sanat ve edebiyatın, sinemanın, tiyatronun, müziğin imkânlarını kullanmadan anlatılan din yavan kalıyor. Bu yolu kullananlar ve başka da yol bilmeyenler inandırıcı olmak için din adına daha çok korkutmak, yıldırmak, ürkütmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Sonuç olarak da ya insanlar bu anlatımları ciddiye alıyor ve anormalleşiyorlar, ya da hiç ciddiye almıyorlar ve dinden, din içerikli vaazdan, sohbetten, tartışmadan kaçıyorlar. Oturduğumuz bin dairelik siteden camiye gelenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Sağdan say on beş, soldan say yirmi kişi ve hep aynı kişiler.
Camiler ve din görevlileri haftasını geçirdik. Acaba ne kadar sorgulama yapabildik. Kerametlerimiz kendimizden menkul faziletleri, erdemleri anlattık birbirimize ve rahatladık. Ama gerçek hiç de öyle değil maalesef. Camilerin yapısal eksiklikleri var. Çoğunda engelli rampası ya da asansör yok. Tuvaletlerin kapıları insanların çay içmek için oturdukları alanlara bakıyor ve kimse oraya bir paravan yapmayı gerekli görmüyor. Ama binlerce lira harcayarak cami pencerelerine süslemeler yapıyorlar. Cami müdavimlerinin sürekli oturup sohbet ettikleri yer, cami lokali ya da dernek lokali içler acısı durumda. Hiçbir estetik yok, güzellik yok, cazibe yok. Hâlbuki en basitinden bu cami lokalleri cazip hale getirilse, sandalye ve masaları yenilense, çay ocakları güzelleştirilse, kitaplığı yenilense insanlar bir çay içmek, bir tanıdığıyla buluşmak, görüşmek için oralara gelirler. Oralara gelip gidenler ezan okununca camiye de girerler. Bu da bir davet olmuş olur. Cami civarındaki üniversite öğrenci yurtlarının öğrencileri ucuz ve güzel çay içmek, ders çalışmak için buralara gelirler. Yeter ki o cazibe oralara kazandırılsın. Gençlere yönelik güzel sohbet ortamı haline getirilmiş olur buralar.
Kimsenin böyle bir derdi yok.
Bir düzen kurulmuş, bir çark dönüyor işte.
Ben burada bir cami dedikodusu üretme peşinde değilim. “Bu hangi cami” diye de kimse merak etmesin. Üç aşağı beş yukarı bütün camilerimiz aynı.
İmam hatip lisesi ve ilahiyat fakültesi bitirmiş, imam hatip liselerinde otuz beş yıl öğretmenlik yapmış birisi olarak benim burada yapabileceğim tek şey müezzinlik ya da imam bulunmadığı zamanlar imamlık yapmak. Ben de kesin tavır koydum, ne imamlık yaparım ne de müezzinlik. Arapça dersi verebilirim, sohbet edebilirim ama böyle şeylere ihtiyaç yok. Burada ben kendimi örnek veriyorsam da mesele kendim değil elbette. Emekli olmuş, ömrünü Arapça öğrenmeye ve öğretmeye harcamış onca insan var bu ülkede. Kimsenin, bu insanlardan nasıl yararlanabiliriz diye bir derdi yok.
Geçenlerde cami cemaatinden birisi bana o haftaki maçı izleyip izlemediğimi sordu. Ben de ona: “Ben hayatımda hiç maça gitmedim” dedim. Adam bana: “Öyleyse sen odun gibi bir inansın” dedi. “İnsan gençliğinde maça gider, konsere gider, gezer-tozar, adrenalin yaşar, heyecan yaşar” diye de ekledi.
Adam haklı bir bakıma. Bizler öğrencilik yıllarımızdan beri bulabildiğimiz üç kuruşu hep kitaplara, dergilere verdik. Hep okuduk, öğrenmeye, kendimizi geliştirmeye çalıştık. Altmışından sonra gidecek macerası kalmayanların uğrak yeri olan camideki cemaatin hayat görüşü böyle. Bu insanlara ne anlatabilirsin ki?
Ben de dil ile bir şey anlatmaya çalışmıyorum. Camiye giderken ve camiden dönerken yola ya da yol kenarlarına atılan çöpleri topluyorum, götürüp konteynıra atıyorum. Ezan okunurken konuşanlara yaklaşarak, “sevgili Peygamberimiz “ezanı duyduğunuzda müezzinin dediğini deyiniz” sözünü fısıldıyorum ve geçiyorum. Elimden geldiğince güzel giyinmeye, güzel kokular kullanmaya çalışıyorum. Bir de güzel insanlarla oturup kalkmaya çalışıyorum. Bu şekilde bir mesaj verebilirsek ne ala, yoksa sürekli insanlara konuşmanın, ahkâm kesmenin, cennet ve cehennem müvezziliği yapmanın da fazla bir anlamı yok bence.
Televizyonlarda yer alan çirkef dizilere karşı en etkin mücadeleyi Murat Soner yapıyor. Tek tek inceliyor ve rezilliklerini ortaya koyuyor. Bence bu yönüyle devletin bir kurumu olan RTÜK’ten daha etkin bir görev yapıyor.
Bu diziler içerisinde sosyal konuları işleyen bazı diziler de var. Kötü örnekleri ileri sürerek toptan karşı çıkmak yerine güzel örnekleri öne çıkarmak ve onlara dikkat çekmek lazım.
“Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” mottosunu bu açıdan da incelemek lazım. Kötü dizileri, filmleri etkisiz kılmanın en etkin yolu iyi örnekleri izlemek, izlenme oranlarına olumlu etki sağlamaktır.
Mustafa Akkad'ın yönettiği Çağrı (The Message) filmi, ilk kez 9 Mart 1977 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri'nde vizyona girmiştir. Aynı yıl Türkçe dublajla Türkiye sinemalarında vizyona girdi. O zamandan beri defalarca televizyonlarda yayımlandı. Bu güzel filimde müşriklerin hayatını yansıtan bazı dansözlü, içkili, eğlenceli sahneler bazı kesimler tarafından kesilerek yayımlanıyordu. Bu anlayış Müslüman kesimde hep var olmuştur. Daha geçen hafta aile bağlarının önemini anlatan bir vaiz örnek olarak Uveys El-Karani’nin Peygamberimiz (sav)’i görmek için Yemen’den Medine’ye gelmesini ve annesinden fazla izin alamadığı için O’nu göremeden döndüğünü anlatıyor. Bu örnekleme ile günümüz toplumundaki aile sorunları ne kadar anlatılabilir? İçinde yasadığımız toplumun günlük sorunlarını, çevre sorunlarını, okullardaki akran zorbalıklarını, bunların gerçek nedenlerini ne kadar anlatabiliriz? Hocalarımız kusura bakmasınlar ama devletin onca kaynak ayırdığı Diyanet teşkilatı toplumun bu tür sorunlarına en ufak olumlu etkisi olamamaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bünyesinde görev yapan toplam personel sayısı 2026 yılı itibarıyla 143 bin 633'tür. Bunca görevli ordusuna bir de ilahiyat fakültelerinde görevli hocaları, imam hatiplerde görev yapan öğretmenleri ekleyebiliriz. Bu kesimin, toplumun iyi yönde gelişmesine ve dönüşmesine istenilen düzeyde bir katkısından, etkisinden söz edemiyoruz.
Ben “Bir Zamanlar Çukurova” ya da “Benim Adım Melek” tarzı sanat eserlerinden insanlık adına, Yüce İslam Dini adına çok daha fazla etki umuyorum. Bu dizleri izleyenler din adına, erdemli insan olmak adına çok daha fazla etkileniyorlar. İnanmıyorsanız izleyin ve öyle konuşalım. Var sayalım izleseler bile olumsuz bazı örnekleri cımbızlayarak beni yalanlamaya kalkışacaklardır. Bir zamanlar TGRT yapımı bazı filimler vardı. O düzeysizlikleri bir türlü aşamıyoruz.
Sanata ve edebiyata burun kıvıranlar bilmelidir ki, İslam’ın öğrettiği merhametten sözde aşırı din duygularıyla soyutlanmış, geleneğin katı baskısıyla acımasız hale gelmiş taş yürekli anne babalar yüzünden, gençliğin verdiği heyecan ve deneyimsizlikle işledikleri günahlar yüzünden evlatlıktan reddedilen özellikle kız evlatlarına kötü yollara düşmekten başka çıkar yol bırakılmamış ve sözde karşı olduğumuz o kötü yolları besleyen en etkin tutum bu olmuştur.
Ne yaman bir çelişki öyle değil mi? İşlediğimiz onca günah için Allah’tan af ve bağışlanmak dileriz; ama bizler çocuklarımızın en ufak bir gençlik heyecanı hatasını affetmekten mahrumuz. Bu çelişkiyi ya yaşayarak öğreniriz ya da böyle kurgusal senaryolarla gerçekleştirilmiş sanat ürünleriyle adeta yaşıyormuş gibi hisseder ve öğreniriz. O zaman da karşımıza en rafine dindarlık, en katı yobazlık, en affetmez nobranlık, en hoşgörüsüz zihniyet olarak dikiliverir.
Sinema filmleri, diziler, romanlar, hikâyeler, tiyatrolar olmasaydı bizler insanın yaşadığı ya da yaşaması muhtemel olan trajedileri nasıl anlayacaktık?
Onun için "Sanata başvurmadığınız zaman din bile vahşete dönüşür..." sözü çok anlamlıdır.
“Sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar” ayeti kerimesini bir de bu açıdan düşünelim bakalım karşımıza nasıl anlam ufukları açılacak.
Maç izlemediğim için bana “odun” diyen adamın kesinlikle kendisine anlayış, incelik, insanlık katacak, dini değerlerimizi anlamasını sağlayacak bir dizi filmi izlemeye vakti yoktur. Doksan dakika maç izlemeye vakit var, saatlerce çay ocağı köşelerinde vakit öldürmesi zaman kaybı değil; ama bir kitap okumak, güzel bir film izlemek zaman kaybı olmuş oluyor.
Bütün bunlar bana şunu gösteriyor: Müslümanlar sanki güzel davranışlarıyla, hal dilleriyle davet ediciler olarak değil de, insanları iyi ve kötü olarak tasnif etmeyi kendilerine görev bilmişlerdir. Bu çıkmazdan kurtulmak için sadece şunu düşünmek bile yeter bence. Ne kadar merhamete muhtaç isek o kadar merhametli ne kadar affedilmeye ihtiyaçlıysak o kadar affedici olmamız gerekir. Bunun için de sözü dinlemeden, kitabı okumadan, filmi izlemeden, müziği anlamadan hüküm vermemek, kanaat belirtmemek gerekir. Çünkü “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” mümkün değildir. Olsa da o fikir fikir değildir.
Şuraya birçoklarının izlemiş olduğunu düşündüğüm bir filim listesi koymak istiyorum. Bunların çoğu Türk ve dünya sinemasının bize sunduğu filimlerdir:
The imam, Yeniden başlamak, Mandıra filozofu, Hayat güzeldir, Omuz omuza, Muhallebicinin oğlu, Karpuz kabuğundan gemiler, Titanik, Limonata, Eşkıya, Uzun hikaye, Koro, Bisikletli çocuk, Pi’nin yaşamı, Vizontele, Vizontele Tuba, Beyaz melek Er Raynı kurtarmak, Züğürt Ağa, Kabadayı, Av Mevsimi, Gladyatör, Yeni Hayat (CAST AWAY), Sefiller, Çöl Aslanı Ömer Muhtar, Kara Kuğu, Adım David, Cennetin Rengi, Küçük Dahi-Vitus, Akıl Oyunları, Devlet Düşmanı, Cesur Yürek, Özgürlük Yazarları, Çöl Çiçeği, Ölü Ozanlar Derneği, Hayata Röveşeta Çeken Adam, Hiçbir Yere Çıkmayan Yol, Tibette Yedi Yıl, Askerin türküsü, June Again Daima Lilya, 127 Saat, Takva, Fırtına Çocuk, Dikey Limit, Selamsız Bandosu, Troy, Daha İyi Bir Hayat Une vie Meilleure, Daha İyi Bir Hayat For Frosten, Mutluluk, Gökyüzü Kadar Kırmızı, Apex, Altıncı His, 3 Aptal, Kurt Totemi, Entel Köy Efe Köye Karşı, Hükümet Bey, Kaptan Benim, Meryem, Keçilerle Yaşam, Adalet Oyunu, New York’ta Beş Minare, Güneşi Gördüm, Banker Bilo, Koltuk Belası, Salkım Hanımın Taneleri, Selvi Boylum Al Yazmalım, Durdurulamaz, Agnostik Torunum, Gran Torino…
Örnekleri çoğaltmak elbette mümkün. Sinema ne işe yarar diyenler bu filmlerden rastgele birkaç tanesini izlesinler de öyle konuşalım.
Hayri BOSTAN
20.09.2026
hayribostan1960@gmail.com
- Toplam 2 yorum
HAYRİ BOSTAN 19:15 - 26 Eylül 2026
Ona bakarsan Ruşen Çakır da komünist, Yılmaz Özdil Kemalist faşit. Dünya klasiklerini okuyoruz. Onların yazarları dört dörtlük Müslüman değil herhalde. İnsan her şeyden bir şey öğrenebilir. İhsan Eliaçık'a zındık demek de bence doğru değil. Eğer zındık değilse bu sözün sahibi zındık olur Allah korusun. Görüşleri bi
Cemil 00:07 - 22 Eylül 2026
Selam sevgili hocam..Her şeyi anladım da Zındık İhsan Eliaçık dan ne keyif aldığını merak ettim..
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: HARAMLA ABAD OLUNMAZ 27 Ekim 2026 Salı
- Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: OKUNASI KİTAPLAR 17 Ekim 2026 Cumartesi
- Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: ÖLÜME HAZIR OLMAK 07 Ekim 2026 Çarşamba
- Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: KİTAP FUARLARI 04 Ekim 2026 Pazar
- Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: Dünyaya Abanmak 26 Eylül 2026 Cumartesi
- "HAYATIMIZIN FİNAL SEYAHATİ GİBİ" 14 Eylül 2026 Pazartesi