Tuğba Tunalı
Tuğba Tunalı

Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: BİZİ EN ÇOK YABANCILAR DEĞİL, YAKINLARIMIZ YORUYOR!

27 Ekim 2026 13:39
Tuğba Tunalı Köşe Yazısı

 

İnsan bazen en çok, yanında kendisi olabildiği insanlardan yara alıyor.

İnsanın canını en çok kim yakar, biliyor musunuz?

Sizi hiç tanımayan biri mi, yoksa hangi sözünüzün yarım kaldığını, hangi gecenizde sessizce ağladığınızı, en çok nereden incineceğinizi bilen biri mi?

Yabancının kırıcı bir sözüne kızar, yolunuza devam edersiniz. Ama sizi tanıyan, üstelik en hassas yerlerinizi bilen birinin açtığı yara kolay kapanmaz. Çünkü canınızı acıtan yalnızca söylenen söz değildir; o sözü söylemesini hiç beklemediğiniz insandır.

Bazı insanlar hayatımızdan gitmeden de bizi yalnız bırakır. Yanımızdadırlar ama derdimizi duymaz, sesimizi işitir ama içimizden geçenleri anlamazlar. Herkesin içinde bizi sahiplenir, en çok ihtiyaç duyduğumuz anda bizi kendi yalnızlığımızla baş başa bırakırlar.

Biz de sırf yakınımız oldukları için onlara bahaneler buluruz. Kırgınlığımızı erteler, kendimizi sorgular, bir kez daha alttan alırız. Belki bu defa anlar, belki bu defa incitmez diye bekleriz.

Ta ki bir gün, içimizde bir şey sessizce tükenene kadar…

İşte o zaman anlarız: Bizi yoran yalnızca insanların yaptıkları değil, onlardan beklediğimiz sevgiyi, anlayışı ve vefayı bir türlü görememektir.

Çünkü insan, yabancının kötülüğüne hazırlıklıdır da yakınının vicdansızlığına inanmak istemez.

Yakınlık, her şeyi yapma hakkı değildir!

Bizim toplumumuzda tuhaf bir yanılgı var. Birine yakınsak onu istediğimiz gibi eleştirebileceğimizi, canını acıtabileceğimizi, sınırlarını ihlal edebileceğimizi sanıyoruz.

“Ben seni tanıyorum.”

“Sen benim kardeşimsin.”

“Ben senin iyiliğin için söylüyorum.”

“Sen de hemen alınıyorsun!”

Bazen bütün kabalıklar bu cümlelerin arkasına saklanıyor. İnsanlar, kırıcı davranışlarını samimiyetle; düşüncesizliklerini de dürüstlükle açıklamaya çalışıyor.

Oysa birini tanımak, onun en hassas yerlerini bilip oraya dokunma hakkı vermez. Tam tersine, nereden incineceğini biliyorsan daha dikkatli olmanı gerektirir.

Ne yazık ki bazı insanlar yakınlığı bir sevgi bağı değil, sınırsız bir kullanım hakkı sanıyor. Yabancıya gösterdikleri nezaketi sevdiklerinden esirgiyorlar. Dışarıda ölçülü, evde kırıcı; başkalarına karşı anlayışlı, kendi yakınlarına karşı acımasız olabiliyorlar.

Neden?

Çünkü bazen bizi kaybetmeyeceklerini düşünüyorlar.

Nasıl olsa affeder, nasıl olsa geri döner, nasıl olsa onun kalbi geniştir…

Karşılarındaki insanın merhametini, kendilerine tanınmış bir dokunulmazlık gibi kullanıyorlar. Her seferinde anlayışla karşılanan bir davranışın, zamanla hakları hâline geldiğini sanıyorlar.

Oysa bir insanın iyi kalpli olması, her kırgınlığı içine atmak zorunda olduğu anlamına gelmez.

Bir insanın sizi sevmesi, ona sizi incitme hakkı vermez.

Herkes vefa bekliyor, ama sıra kendisine gelince…

Dostluk istiyoruz ama dostluğun gerektirdiği emeği vermeyi unutuyoruz. Hatırlanmak istiyoruz ama arayıp soran taraf olmayı ihmal ediyoruz. Zor günümüzde yanımızda birilerini ararken, başkasının zor gününü fark etmeyebiliyoruz.

Herkes anlaşılmak istiyor. Peki, kim gerçekten anlamaya çalışıyor?

Bir mesajın, bir telefonun, içtenlikle sorulan “Bugün nasılsın?” cümlesinin ne kadar kıymetli olduğunu biliyoruz. Ama bunları çoğu zaman kendimiz ihtiyaç duyduğumuzda hatırlıyoruz.

Üstelik hep güçlü gördüğümüz insanların da yorulabileceğini unutuyoruz. Herkesin derdini dinleyenin de anlatacak şeyleri, herkese yetişenin de tükenebileceği anlar var.

Sürekli toparlayan, teselli eden, ilk adımı atan kişi de bazen birinin ona “Sen iyi misin?” demesini bekliyor.

Fakat kimse sormayınca anlatmaktan vazgeçiyor.

İnsanların sessizliğini her zaman huzur sanmayın. Bazen kırgınlığını dile getirmekten yorulmuştur. Bazen defalarca anlatmış, yine de anlaşılmadığını görmüştür. Bazen de karşısındaki insanın anlamak istemediğini kabullenmiştir.

Ve insan, tam da o noktada yalnızlaşır: Yanında birileri varken bile duygularıyla baş başa kaldığında…

Peki, bütün suç yakınlarımızda mı?

Elbette hayır.

Bazen insan, başkasını kaybetmemek uğruna kendi sınırlarını unutuyor. Her çağrıya koşmayı sevgi, her kırgınlığı yutmayı fedakârlık, her defasında ilk adımı atmayı olgunluk sanıyor.

Kaybetmekten korktuğu için susuyor. Yanlış anlaşılmamak için kendini tekrar tekrar açıklıyor. İlişki bozulmasın diye kendi ihtiyaçlarını erteliyor.

Sonra bir gün fark ediyor ki karşısındaki insanı hayatında tutmaya çalışırken kendisinden uzaklaşmış.

İşte o zaman kendimize de dürüstçe sormamız gerekiyor:

Ben gerçekten sevdiğim için mi bu kadar çabalıyorum, yoksa bir gün benim de aynı şekilde sevilmemi umduğum için mi?

Sevgi, sürekli borç biriktirilen bir hesap defteri değildir. Her iyiliğin karşılığını beklemek de doğru değildir. Ancak bir ilişkinin sağlıklı kalabilmesi için karşılıklı emek, saygı ve özen gerekir.

Her zaman aynı miktarda veremeyebiliriz; hayatın yükü, insanların gücü ve imkânları değişir. Fakat bir tarafın sürekli anlayan, bekleyen, affeden ve toparlayan kişi olması da sağlıklı bir yakınlığın işareti değildir.

Bazen karşımızdakini değiştirmeye çalışmayı bırakıp kendimize başka bir soru sormalıyız: Bu ilişki, beni olduğum kişiye yaklaştırıyor mu, yoksa kendimden vazgeçmeye mi zorluyor?

Çünkü herkesi hayatımızda tutmak zorunda değiliz. Her haksızlığı düzeltmek, her kırgınlığın ardından ilk adımı atmak, her defasında kendimizi anlatmak zorunda da değiliz.

Bazen mesafe koymak sevgisizlik değil, kendine duyduğun saygıyı yeniden hatırlamaktır.

Son söz…

Belki de asıl mesele, yalnızca bize yapılanları sorgulamak değil, bizim başkalarına neler yaptığımızı da görebilmektir.

Sevdiklerimizin hayatını güzelleştiriyor muyuz, yoksa onların sabrını tükettiğimizi fark etmeden kendi rahatımızı mı koruyoruz?

En son ne zaman bir yakınınızı gerçekten dinlediniz? Cevap vermek, akıl vermek ya da kendinizi savunmak için değil; yalnızca onu anlamak için…

Her zaman güçlü gördüğünüz birinin yorulabileceğini ne zaman fark ettiniz? Size emek veren bir insanın varlığını, nasıl olsa hep orada olacakmış gibi görmeyi ne zaman bıraktınız?

Çünkü insan sevdiklerini yalnızca büyük ihanetlerle kaybetmiyor. Bazen küçük ihmaller birikiyor: Söylenmeyen bir teşekkür, tutulmayan bir söz, görülmeyen bir emek, ihtiyaç duyulduğunda uzatılmayan bir el…

Sonra bir gün, eskiden her şeyini anlattığı insanla konuşacak hiçbir şeyi kalmıyor.

Belki ilişkileri bitiren her zaman büyük kavgalar değildir. Bazen insan, yanında kendisi gibi davranamadığı birinden yavaş yavaş uzaklaşır. Artık anlaşılmayı beklemez, anlatmaktan vazgeçer. Bir zamanlar içtenlikle paylaştığı şeyleri kendine saklamaya başlar.

Ve belki de en acısı, birini kaybettiğini onun gidişinden değil, yanında kendin olmaktan vazgeçtiğin gün anlamaktır.

Sevgili okur,

Hayat zaten yeterince yorucu. Bir de en yakınlarımızın yanında değerimizi kanıtlamak, sevgimizi ispatlamak ve hak ettiğimiz saygıyı istemek zorunda kalmayalım.

Birbirimize iyi gelelim.

Dışarıda herkese gösterdiğimiz nezaketi evimizde, sabrımızı sevdiklerimize, merhametimizi en çok bize güvenen insanlara da gösterebilelim. Çünkü insanın kendini korumak için sürekli zırh kuşanmak zorunda kaldığı bir dünyada, hiç değilse birbirimizin yanında savunmasız kalabilmenin güvenini yaşatalım.

Ve bir gün kaybettiğimizde kıymetini anlayacağımız insanlara, yanımızdayken de kıymetli olduklarını hissettirelim.

Çünkü insanı en çok yabancılar değil, yakınlarının yanında bile kendini yabancı hissetmek yoruyor.

Belki dünyayı değiştiremeyiz. Ama bir insanın dünyasını karartmamayı seçebiliriz.

Bazen birini hayata bağlayan şey büyük sözler değil, zor gününde yanında duran bir insanın varlığıdır. Bazen bir ilişkiyi kurtaran şey haklı çıkmak değil, karşımızdakinin acısını anlamaya çalışmaktır.

Belki de insan kalmak, tam olarak budur: Bize güvenen insanların kalbini, en savunmasız oldukları yerden incitmemeyi öğrenmek.
Hadi kalın sağlıcakla!

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
Deneme 2
Deneme 1
X