Dil Bilimci Derya Şahin ile Röportajımız Dil Bilimci Derya Şahin ile Röportajımız
Dil Bilimci Derya Şahin ile Röportajımız
1) Sizi tanıyabilir miyiz? Kendinizden kısaca bahseder misiniz?
Ben Derya Şahin. Filoloji mezunuyum ve dilbilimciyim. İngilizce, Arapça ve Farsça dillerinde yeminli tercüman olarak uzun yıllar farklı alanlarda çalışmalar yürüttüm. Dil ve insan zihni arasındaki ilişkiye duyduğum ilgi, zaman içerisinde çalışmalarımı nöropsikoloji ve nörobilim alanlarına taşıdı. Bu alanlarda uluslararası eğitimler aldım ve çeşitli çalışmalar gerçekleştirdim. Şu anda Üsküdar Üniversitesi’nde Nörobilim alanında yüksek lisans eğitimime devam ediyorum.
Çalışmalarım özellikle dil edinimi, çok dillilik, beynin dili nasıl öğrendiği ve konuşma süreçleri üzerinde yoğunlaşıyor. Bunun yanında ulusal ve uluslararası organizasyonlarda sunuculuk ve protokol yönetimi de yapıyorum.
Aslında tüm çalışma alanlarımın kesiştiği ortak bir nokta var: insan, dil, beyin ve iletişim.
2) Dil bilimi nedir ve bir dil bilimci tam olarak hangi alanlarda çalışmalar yapar?
Dilbilim, dili yalnızca kurallarıyla değil; yapısıyla, anlamıyla, toplumla ve insan zihniyle ilişkisiyle bilimsel olarak inceleyen bir alandır. Dolayısıyla bir dilbilimcinin işi sadece “doğru cümle nasıl kurulur?” sorusuna cevap vermek değildir.
Dilin ses yapısından kelimelerin oluşumuna, cümle yapısından anlam üretimine, toplumların dili nasıl kullandığından beynin dili nasıl işlediğine kadar oldukça geniş bir çalışma alanından söz ediyoruz.
Benim özellikle yoğunlaştığım taraf ise dilin beyinle olan ilişkisi. Bir insan neden yabancı dilde okuduğunu anlar ama konuşamaz? Bir kelimeyi bilmekle o kelimeyi konuşma sırasında saniyeler içinde geri çağırabilmek neden aynı şey değildir? Çocuklukta dil edinimi neden farklı ilerler? Çok dillilik beyinde nasıl işlenir? Bunlar benim de çalışmalarımda üzerinde durduğum konular.
Kısacası dilbilim bize sadece nasıl konuştuğumuzu değil, dili nasıl ürettiğimizi, nasıl anladığımızı ve nasıl edindiğimizi de anlatır.
3) Türkçenin tarihsel gelişimini ve günümüzde geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkçe, çok geniş bir coğrafyada yüzyıllar boyunca gelişmiş, farklı kültürlerle temas etmiş ve buna rağmen kendi yapısal özelliklerini koruyarak günümüze ulaşmış son derece güçlü bir dil.
Burada özellikle altını çizmek istediğim bir nokta var: Dilin değişmesi, dilin bozulması demek değildir. Yaşayan bütün diller değişir. Yeni kelimeler ortaya çıkar, bazı kelimeler kullanımdan düşer, başka dillerle etkileşim yaşanır. Bunlar dilin doğal süreçleridir.
Benim asıl üzerinde durduğum mesele Türkçenin değişmesi değil, Türkçenin sahip olduğu ifade zenginliğinin giderek daha az kullanılması.
Çünkü bazen birbirinden çok farklı duyguları, düşünceleri ve durumları aynı birkaç kelimeyle ifade etmeye başladığımızı görüyoruz. Oysa Türkçe nüansları ifade edebilecek son derece zengin bir söz varlığına sahip.
Dolayısıyla Türkçeyi korumaktan söz ederken onu değişime kapatmak yerine, Türkçenin ifade gücünü ve kelime zenginliğini yaşatmayı konuşmamız gerektiğine inanıyorum.
4) Sosyal medya, mesajlaşma uygulamaları ve dijital iletişim, Türkçenin kullanımını sizce nasıl etkiliyor?
Sosyal medya dili hızlandırdı; hız da beraberinde kısaltmayı getirdi. Artık düşüncelerimizi mümkün olan en kısa sürede, en az kelimeyle aktarmaya alışıyoruz. Kısaltmalar, eksik cümleler, yabancı kelimeler ve kalıplaşmış ifadeler günlük iletişimimizin önemli bir parçası hâline geldi.
Ancak burada sosyal medyayı tek başına suçlamayı doğru bulmuyorum. Dil, kullanıldığı ortama uyum sağlar. Bir arkadaşımıza gönderdiğimiz mesajla akademik bir metnin ya da gazete yazısının aynı dilde olması zaten beklenemez.
Bence asıl problem, hangi ortamda hangi dili kullanmamız gerektiği arasındaki sınırların kaybolması.
Dijital dil gündelik iletişimin dışına taşıp kişinin tek ifade biçimine dönüşüyorsa orada kelime çeşitliliği ve kendini ifade etme becerisi açısından düşünmemiz gereken bir durum ortaya çıkıyor.
5) Yabancı kelimelerin Türkçede giderek daha fazla kullanılmasını dilimizin geleceği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir dilin başka dillerden kelime alması tek başına bir tehdit değildir. Türkçe tarih boyunca farklı dillerle etkileşim içerisinde olmuştur. Dünyada tamamen başka dillerden izole biçimde gelişmiş yaşayan bir dil düşünmek zaten gerçekçi değildir.
Benim itirazım yabancı kelimeye değil, Türkçede karşılığı olduğu hâlde yabancı olanı kullanmanın bir statü göstergesine dönüşmesine.
Bugün bazen Türkçe karşılığı son derece doğal ve yeterli olan bir kavramı İngilizce söylemenin daha modern, daha profesyonel ya da daha etkileyici olduğu düşünülüyor. Özellikle sosyal medya ve iş dünyasında bunun örneklerini çok sık görüyoruz.
Diller birbirinden kelime alabilir; mesele bunun hangi ihtiyaçla gerçekleştiğidir. Yeni bir kavramla birlikte yeni bir kelime geliyorsa bu anlaşılabilir. Ancak elimizde güçlü ve yaşayan bir Türkçe karşılık varken onu kullanmaktan vazgeçiyorsak, burada dilsel ihtiyaçtan çok bir kullanım alışkanlığından söz ediyoruz.
Türkçeyi korumak yabancı kelimelerden korkmak değil, Türkçenin kendi imkânlarının farkında olmaktır.
6) Gençlerin Türkçeyi doğru, etkili ve zengin bir şekilde kullanabilmeleri için ailelere ve eğitimcilere ne gibi görevler düşüyor?
Burada “gençler Türkçeyi bozuyor” şeklindeki yaklaşımı doğru bulmuyorum. Çünkü gençlerin kullandığı dil, büyük ölçüde içinde büyüdükleri dil çevresinin bir sonucu.
Bir çocuğa sürekli “kitap oku” demek yerine, kitap okunan bir ev ortamı sunmak çok daha etkili. Onunla zengin bir kelime dağarcığı kullanarak konuşmak, düşüncesini tamamlamasına fırsat vermek, “evet-hayır” cevabının ötesine geçen sohbetler kurmak gerekiyor.
Nörobilim açısından da öğrenmenin önemli unsurlarından biri maruziyet ve tekrardır. Beyin sık karşılaştığı dil örüntülerini güçlendirir. Çocuk ve genç ne kadar zengin bir dil ortamıyla karşılaşırsa, kullanabileceği dil repertuvarı da o kadar genişler.
Eğitimde de Türkçeyi yalnızca dilbilgisi kurallarının öğretildiği bir ders olarak görmemeliyiz. Gençlerin tartışmasına, anlatmasına, yazmasına, yeniden ifade etmesine ve kelimeleri farklı bağlamlarda kullanmasına alan açmalıyız.
Çünkü zengin bir dil, ezberletilerek değil; kullanılarak gelişir.
7) Türkçenin geleceği konusunda en büyük endişeniz ve en büyük umudunuz nedir?
En büyük endişem Türkçenin başka dillerden kelime alması değil. En büyük endişem, daha az kelimeyle yetinen bir toplum hâline gelmemiz.
Çünkü kelime yalnızca konuşurken kullandığımız bir araç değildir; düşüncelerimizi kategorize etmemize, birbirinden ayırmamıza ve ifade etmemize de yardımcı olur. Bir duygunun, düşüncenin ya da durumun farklı tonlarını ifade edebilecek kelimeleri kullanmadığımızda iletişimimiz de giderek daha yüzeysel hâle gelebilir.
En büyük umudum ise Türkçenin kendisi. Çünkü Türkçe yeni kavramlar üretmeye, değişime uyum sağlamaya ve kendini yenilemeye son derece elverişli bir dil.
Ayrıca gençlerin dile karşı ilgisiz olduğunu da düşünmüyorum. Tam tersine sosyal medyada kelimelerle oynayan, yeni ifade biçimleri geliştiren, eski kelimelerin anlamlarını merak eden çok büyük bir genç kitle var. Doğru yönlendirme ve iyi örneklerle bu ilgiyi Türkçenin zenginliğiyle buluşturabiliriz.
Ben Türkçenin geleceğine karamsar bakmıyorum. Ancak şu cümleyi özellikle önemsiyorum:
Bir dili geleceğe taşımak, onu sadece korumakla değil; o dili zengin, doğru ve güçlü biçimde kullanmaya devam etmekle mümkündür.