Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: ÖLÜME HAZIR OLMAK Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: ÖLÜME HAZIR OLMAK

07 Ekim 2026 12:31
Eğitimci Yazar Hayri Bostan Köşe Yazısı: ÖLÜME HAZIR OLMAK

 

İsmet Özel 1987’de yayımladığı Erbain adlı şiirini kasetlere ve CD’lere okumuştu. İlk dinlediğimde o gür sesiyle: “Ben İsmet Özel. 40 yaşında” dediğini duyduğumda şok olmuştum. Adam 40 yaşında olmuştu. Vay beee. Şimdi ben yetmiş yaşıma hazırlanıyorum. İsmet Özel’se 19 Eylül 1944’te doğduğuna göre 82. Yaşında.
Yıllar ne çabuk geçti.
Artık birçok şey ya hayatımdan çıkıyor ya da ben çıkarıyorum. Çok istememe karşın şuracıkta gerçekleşen Kocaeli Kitap Fuarı’na bile gidemiyorum. Evime beş dakika mesafedeki camiye de zorla gidiyorum.
Ölüm yaşamın bir parçası ve en kaçınılmaz gerçeği.
Antik Yunan filozofu Epikuros'un (ve Romalı şair-filozof Lucretius'un) ölüm korkusunu yenmek için öne sürdüğü ünlü bir felsefi önermedir. Der ki:
“Ölüm varken ben yokum ben varken ölüm yok”
Hayatta olduğunuz sürece, bilinç ve varlık sizdedir; ölüm henüz gerçekleşmemiştir ve sizi tecrübe edemez.
Ölüm geldiğinde ben olmayacağım: Ölüm gerçekleştiği anda ise artık bilinciniz, yani "ben" dediğiniz kavram ortadan kalkmış olacağı için ölümü hissedemez veya deneyimleyemezsiniz.
Ünlü şairimiz Necip Fazıl Kısakürek’in Çile adlı şiir kitabında Ölüm adıyla bir başlık altında müthiş şiirler vardır. Okuduğunuz zaman ölür ölür dirilirsiniz. Bunlarda biri şu dizesidir:
“Ölüm güzel şey, budur ötelerden haber.
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?”

Babam ölümden çok korkardı. Sanki ölüm sırası ona gelmişti. Sanki içimizden sadece o ölecekti. Bunu sözlerinden açıkça hissederdim. Onu teselli etme ihtiyacı duyardım. Kimin ne zaman, nasıl öleceğini hiç kimse bilemezdi. Ölüm herkes için kaçınılmazdı. Önemli olanın yaşadıkça yaşamanın kıymetini bilmek, Yüce Rabbimizden her şeyin hayırlısını dilemekti... Ama ne desek boştu. O ölümden korkuyordu. Ölümden ve belki de ölümün ötesindendi korktuğu. Bu, Allah’a hesap vereceğine kuşkusuz inanan bir insanın korkusuydu. O çok iyi bir “mümin” di. Kendisini öldü ölecek diye beklerken nice genç insanların ölümüne tanık oldu. Gencecik yeğenleri öldü peş peşe. Nice ölümü henüz düşünmeyenler, yapacak daha çok işleri olanlar bir gidiyorlardı. Onların ölüm haberleri onun korkusunu artırmıyor, aksine ölüme karşı cesaretini artırıyordu.

Gencecik oğlunun, gelininin ve biricik torununun ölümü çok yıkmıştı onu. Bir insanın dayanma gücünü bitiren çok olayları yaşadı peş peşe. Ama bu farklıydı. Hem can kaybı, hem mal kaybı. Korku. Sürekli korku ve çaresizlik. Şimdi ne olacaktı? Bunu kimse bilemezdi. En güzeli “tevekkül”dü belki; ama babam gibi birçoklarının dini bilgisi de buna yetmiyordu. Burada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir eksikliğine dikkat çekmek istiyorum. Deprem bölgesinde ehil kişilerce programlı bir “irşat” faaliyeti yapılmalıydı. Kurumlar bunu yapmadığı zaman doğan boşluğu insanlar bir şekilde dolduruyordu. Devlet de bu sefer yapılanları takibe kalkıyor, insanları engelliyor, suçluyor, yargılıyor ve insanların devlete karşı güvenini sarsacak olaylar yaşanıyordu. Bu durum sadece Diyanet Teşkilatı için değil bütün kurumlar için geçerli bir durumdu.

Babam iyi bir sigara tiryakisiydi. Sigara içenler ölünce ağız ve burunlarından yılların birikimi zifir geldiği söylenirdi. Ben, babam ölümü hatırlattıkça, öldüğünde “acaba böyle bir sorun yaşanacak mı” diye düşünmekten kendimi alamıyordum.

Çok sağlıklıydı babam. Ya da öyle görünüyordu. Onun yaşadıklarını yaşamış bir insanın sağlıklı kalması olası değildi aslında. Onun yaşadıkları birkaç cilt kitap olacak kadar çoktu. Birkaç ciltte de olsa anlatsam, bu sefer de onlara inanmak zordur. Onlar çok, ama çok zorluklar yaşamışlardı. Onlar aslında yaşamamışlar, sadece hayatta kalma mücadelesi vermişlerdi. Öylesi yaşamaya benim “yaşamak” demeye dilim varmıyor. Onca zor koşullarda geçmiş yetmiş küsur yıldan sonra sağlık mı kalırdı insanda?..

Rahatsızlığı birden oldu. Midesi delinmiş ve komaya girmişti. Hastanede yanına vardığımda “ölüm iğnesi yapın bana!...” diye haykırıyor, kıvranıyordu. Çok acı çekiyordu. Bir uyuşturucu iğne yaptılar, serum taktılar ve apar topar İstanbul’a, Göztepe SSK’ya götürdük. Hemen ameliyata alınması gerekiyordu. Aceleyle gerekli işlemler, tahliller yapıldı. Gece yarısından sonra, saat 00.30’da ameliyata aldılar. Doktor ameliyatın çok riskli olduğunu, kurtulma şansının %10 olduğunu ifade etti. Yapacak başka bir şey yoktu. İmzayı attık ve beklemeye başladık. Üç saat kadar süren ameliyattan sağ salim çıktı. Artık iyileşecek, mide sorunu hallolmuş olarak ayağa kalkacaktı.

Bir hafta sonra eve gönderdiler. Fakat bir türlü toparlanamadı. Hiçbir şey yiyemiyordu. Midesine hiçbir şey gitmiyordu. Tekrar doktora götürdük. Serum verdi. İlaçlar verdi. Ama ilaçları kullanması mümkün olmadı. Çünkü hiçbir şey yemiyordu.

Ve ameliyat sonrası sendromlar başladı. Böbrekler, safra, ciğerler... Ve bacak damarları tıkandı. Tekrar İstanbul’a, Süreyya Paşa’ya götürdük. Oradan acilen Okmeydanı SSK’ya gönderdiler. “Çaresiz bacağının kesilmesi gerekiyor” dediler. Rabbim 02 Nisan 2001 Pazartesi günü, gece saat 22.50’de ruhunu aldı da daha fazla acı çekmekten kurtuldu.

Çok güzel bir cenazesi oldu babamın. Köyümüzden Hafız Ahmet’le birlikte yıkadık. Daha doğrusu o yıkadı, biz yardım ettik. O tiryakiliğinden mütevellit hiçbir şey olmadı. Cenazesine Trabzon’dan halalarım ve akrabalarımız geldiler. Bursa’dan arkadaşları geldi. İstanbul’dan benim dostlarım geldiler. İzmit İmam-Hatip Lisesi’nin yaklaşık tüm hocaları geldiler. Köyümüzün insanları da geldi. Kalabalık bir cemaati oldu.

Deprem şehitlerimizin yanında boş bir mezar hazırlamıştım. Oraya ziyarete gittikçe oraya bakar ve dışardan bakıldığında oraya kendisinin gireceğini bildiği anlaşılıyordu. Şimdi orada, o küçük çam ağacının altında, asude bir görünümle, oğlu, gelini ve torunuyla birlikte yatıyor. Mekânı cennet olsun. Ben Rabbimin onu bağışladığına, onun cennete gittiğine inanıyorum. Çünkü sağlam inançlı, saf, dürüst bir insandı. Hiç kimseyi kıskanmaz, kimseye kötülük düşünmezdi. İnsan yedirmeyi, hayır yapmayı severdi. Allah’tan çok korkardı. Sinirliydi, ama çok nedenleri vardı sinirli ve asabi olmak için. Onu herkes “iyi” bilirdi. İçtenlikle “iyi” bilirlerdi. Allah “iyi” kullarının “iyi biliriz” tanıklıklarını kabul etsin.

Ben hep yakınında, hep onunla içli dışlı olduğum, her sorunuyla ilgilendiğim için bana zaman kızdığını, bağırıp çağırdığını biliyorum. Ama aslında o beni seviyordu. O kadar seviyordu ki, bana adeta şımarıyordu. Ben de bunu biliyor ve ona karşı şımarıyordum. Allah herkesin içinden geçeni de açığa vurduğunu da en iyi bildiği için içim çok rahat. Ben babama rağmen babama “iyilik” yapmaya, hizmet etmeye çalıştım. Ona karşı duruşu tamamen bir “yabancı” gibi olanların bizim bu yakınlığımızı yargılamaya hakları yoktur. Ben öğrencilerimin iyiliği için onlarla –gerekirse- kötü olmayı, çocuklarımın iyiliği için onlarla kötü olmayı, eşimin iyiliği için onunla kötü olmayı göze almışımdır zaman zaman. Bunu her insanın yapmadığını, yapmayacağını; hatta belki de yapmaması gerektiğini biliyorum. Buna kim ne derse desin. Bence bu bir “yaradılış özelliği”. Çünkü bunu hep yaptım, hep “nankörlük” gördüm ve hep yapıyorum. Ben bence “doğru olan”ı yapıyorum. Şunu da altını çizerek belirtmek istiyorum ki, ben bunun ecrini daha dünyada gördüm ve görüyorum. Varsın insanlar “enayilik” desin,” delilik” desin,” salaklık” desin. Hiç önemli değil. Hatta bazı insanlar benim bu davranışlarımın altında başka nedenler arasınlar. Umursamamaya çalışıyorum. Ben sorumluluklarından kaçan, kendini düşünen birisi olamadım. Çok yoruldum. Çok yıprandım; ama yaptıklarımdan pişmanlık duymadım.

Ölenleri geri getirmek mümkün değil elbet. Ama hayat devam ediyor ve bizler yaşadıkça üzerimize düşeni yapmakla yükümlüyüz. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum.

Depremden önce babamıza ait bir evimiz vardı. Her kardeşime bir daire düşsün diye uğraştım. Çok emek verdim. Borçlandım. Arabamı sattım. Yalnız bırakıldım. Babamla kötü oldum.

Depremle birlikte kardeşimi, hanımı ve çocuğunu kaybettik. Yüzlerce eşimiz dostumuz kırk beş saniyede feci bir şekilde öldüler. Biz hayatta kaldık. O gün bugün çekmediğimiz çile, tatmadığımız acı kalmadı.

Şimdi, bu satırları yazarken dışarıya bakıyorum. Gecenin saat bir buçuğu. İzmit sanki ayaklarımın altına serilmiş yıldızlar gibi. Ve Körfez ışıl ışıl. Yukarda dolunay bir kandil gibi, kurşuni bir aydınlık veriyor Körfezin sularına. Denizde gemiler var. Sularda parıldayan ay ışığı, Körfezi kuşatan kıpır kıpır lambalar... Fuarda yaz akşamlarının tadını çıkarıyor insanlar. Müzik sesi ta buralara geliyor. Ve ezan sesleri bir başka duyuluyor buradan... Ah! Keşke şair olabilsem! Şiiri yaşıyorum, hissediyorum da, söze dökemiyorum.

Öylesine alıştım ki sorunlarla yaşamaya. Sanki sorunsuz kalsam çıldıracağım! Oturduğum binada apartman yönetimi. Sivil toplum örgütlerinde sendikacılık. Hastalarımız, köydekiler, evde sekiz nüfus ailenin bitmeyen sorunları yaşamı daha bir hareketli ve yaşanır kılıyor galiba. Bunca yorgunluk ve bunca sorun arasında hiçbir sorumluluktan kaçamıyorum.
Bu satırları yazarken depremin ikinci yıl dönümüne sadece bir hafta kaldığını görüyorum. Ömer’le Enes’i sünnet ettireceğiz bu hafta.17 Ağustos’ta da evimizde Kurban okuyacağız, ilahi söyleyeceğiz, depremde ve depremin dışında kaybettiklerimiz için dua edeceğiz.
Konuklarımız geliyor, ziyaretlere gidiyoruz. Köye gittikçe, özellikle çocuklar yanımdayken kabirlerimize uğruyorum. Birlikte dua ediyoruz. Oraya güller, çeşitli çiçekler dikeceğiz günü geldiğinde.
Babam vefat edeli tam 25 yıl geçmiş. Ben de onun vefat yaşına yaklaştım. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Artık Trabzon’a, İstanbul’a, Bursa’ya ya da başka bir yere gidemiyorum. Kitap fuarlarına bayılırım. Ama gidemiyorum. Çabuk yoruluyorum.
En çok keyif aldığım uğraşılardan biri YouTube üzerinden konferanslar dinlemek, videolar izleme, filim izlemek, okunmaya değer bulduğum yazıları okumak. Zaman bana yetmiyor. Yürüyüş yaparken bir konuşma açıyorum, kulaklığımı takıyorum ve hem dinliyorum hem yürüyorum. Böylece iki işi birden yapmış oluyorum. Gözlerim iyi görmüyor. Kulaklarım iyi işitmiyor. Son yıllarda geçirdiğim ameliyatlar ve ışın tedavilerinden kalan arızalarla da barışığım artık.
Allah bugünlere erişecek ömür verdi. Çocuklarımızla, torunlarımızla çok mutluyuz. Cami cemaati ile ve arkadaşlarımla bazen tartışmalarımız oluyor ama o kadar olacak.
Müslümanlar olarak tanımlarsak bu sosyoloji özellikle çok kırılgan. Herkes çabuk alınıyor, çabuk küsüyor, çabuk uzaklaşıyor. Herkes karşısındakini kendine benzetmeye çalışıyor. Herkes karşısındakini bir şekilde gütmeye çalışıyor. Bir de maddi ya da entelektüel bir farklılık olunca kopuyor arkadaşlıklar. Benim ifademle olmasa da olur arkadaşlıklar ve dostluklar bunlar.
Yıllardır yüzlerce öğrenciye burs temin ediyorum. Ramazanda harçlık temin ediyorum. Sosyal sorunlara duyarlıyım. Kendi imkanlarım yeterli olmasa da sağ olsun arkadaşlarım, dostlarım beni kırmıyorlar ve aracı oluyorum. Bir kişinin mezun olduktan sonra bir teşekkür ettiğini hatırlamıyorum. Teşekkür görsem de görmesem de ben elimden geleni her zaman yapmaya çalışıyorum. Bu durum o kadar ilerledi ki artık başı ağrıyan bana müracaat ediyor desem yalan olmaz.
Dün Mustafa Kutlu’nun Hayat Güzeldir adlı hikâye kitabını okudum. Çok güzel hikâyeler var içinde ama özellikle son hikâye beni çok etkiledi. “Allah bes!” Hikâye iyilik yapmayı özendiriyor. Gerçekten de bu hayatı yaşamak iyilik yapmak için değer diye düşünüyor insan. Ama gösterişten, reklamdan uzak, tamamen ihtiyaçlı insanı bulup ona yardım etmek müthiş bir şey. Bunu anlatıyor.
Allah kalan ömrümüzü geçen ömrümüzden bereketli ve güzel eylesin. Başkalarının paralarını bir şekilde tarafına geçirerek milyon liralara aldığı uçağıyla umreye gidenler. İnsanların emeğini çalan insanların Kabe’yi arkasına alıp fotoğraf çekilerek paylaşmaları çok rastlanan davranışlar oldu. Nimet arttıkça çükür artmıyor. İyilik artmıyor. Sadece açgözlülük artıyor. Allah bizleri korusun.
İmam hatip lisesinde yatılı okurken kahvaltı ve yemeklerden sonra yaptığımız bir dua vardı hiç unutmam:
Ya Rabbi! İşe yaramayan bilgiden, ürpermeyen kalpten, doymayan gözden ve kabul olunmayan duadan sana sığınırız.
Amin!

 

06 Ekim 2026 Salı
HAYRİ BOSTAN

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
Black Coffe & Tea
Uluslararası Milli Görüş Yardım Organizasyonu - İMG Türkiye
X