Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: PARANIN EFENDİSİ OLMAK İSTERKEN, PARANIN KÖLESİ OLANLAR… Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: PARANIN EFENDİSİ OLMAK İSTERKEN, PARANIN KÖLESİ OLANLAR…
İnsan ne zaman kazanmayı bırakıp her şeyini kaybetmeye başlar?
Bir insan kaç para için ruhunu satar? Kaç lira için dostunu yarı yolda bırakır? Kaç servet uğruna kardeşine düşman, kaç makam uğruna vicdanına yabancı olur?
Hiç düşündünüz mü; dünyada bazı insanlar para kazanmak için ömürlerini tüketirken, bazıları daha fazlasına sahip olabilmek için başkalarının ömrünü tüketiyor!
Kimi bir servet uğruna binlerce insanın hakkını yiyor, kimi elindekinin kıymetini bilmeden daha fazlasının peşinde koşuyor. Kimi zenginleştikçe insanlığını kaybediyor, kimi de bütün bunları başarı hikâyesi sanıyor.
Asıl trajedi de burada başlıyor. İnsan bazen kazanırken yalnızca başkalarını değil, kendisini de tüketiyor. Önce vicdanından, sonra dürüstlüğünden, ardından dostluğundan vazgeçiyor. Bir bakıyorsunuz, banka hesabı kabarmış ama insanlığı iflas etmiş!
Üstelik bu öyle bir hastalık ki ne yaş tanıyor ne makam ne de servet sınırı. Milyonları olan daha fazlasını, milyarları olan daha da fazlasını istiyor. Çünkü insanın gözü bazen sahip olduklarıyla değil, sahip olamadıklarıyla büyüyor.
Tarih, bu açgözlülüğün nelere mal olabileceğinin ibretlik örnekleriyle dolu.
Antik Yunan mitolojisinde Kral Midas, dokunduğu her şeyin altına dönüşmesini ister. Dileği kabul edilir. Ancak çok geçmeden yiyecekleri, içecekleri, hatta sevdikleri bile altına dönüşür. Zenginlik sandığı şey, onu yaşamın kendisinden mahrum bırakır. Midas’ın trajedisi, insanın her şeye sahip olmak isterken hayatın kendisini kaybedebileceğinin en çarpıcı anlatımlarından biridir.
Roma’nın en zengin isimlerinden Marcus Licinius Crassus ise servetini büyütmek uğruna yangınlardan sonra mülkleri ucuza satın alması ve köle emeğine dayanan ekonomik gücüyle tanındı. Zenginlik ve siyasi nüfuz tutkusu onu Part seferine kadar sürükledi. Hayatını savaş meydanında kaybetti. Serveti onu güçlü kılmıştı ama ölüme karşı koruyamamıştı.
17. yüzyıl Hollanda’sında yaşanan Lale Çılgınlığı da tarihin unutulmayan derslerinden biri oldu. Bir çiçek soğanının fiyatı akıl almaz seviyelere ulaştı. İnsanlar henüz sahip olmadıkları paraları harcayarak daha büyük kazançlar hayal etti. Balon patladığında ise geriye büyük kayıplar kaldı. İnsanlar bir çiçeğin değil, gerçekleşeceğine inandıkları zenginlik hayalinin peşinden gitmişti.
Aradan yüzyıllar geçti, yöntemler değişti ama insanın zaafları değişmedi.
2001 yılında ABD’li enerji devi Enron’un muhasebe oyunları ve finansal usulsüzlükleri ortaya çıktığında binlerce çalışan işini ve birikimini kaybetti. Birkaç yöneticinin çıkarı uğruna kurulan düzen, binlerce insanın geleceğini kararttı.
Bernard Madoff’un devasa Ponzi dolandırıcılığı ise güvenin nasıl bir silaha dönüştürülebileceğini gösterdi. Gerçekte var olmayan kazançlarla yatırımcıları yıllarca kandırdı; binlerce insanın hayat birikimi yok oldu.
Bütün bu hikâyelerin ortak noktası aynı: Birilerinin daha fazlasına sahip olma arzusu, başkalarının hayatında telafisi mümkün olmayan yaralar açtı.
Peki, bunlar bize çok uzak hikâyeler mi? Hiç de değil!
Biraz etrafımıza bakalım…
Dükkânında gramajından çalan, ürünün kalitesini düşük tutup etiketini yükselten, müşterinin güvenini kazanç kapısı olarak gören esnafı düşünün. İnşaatta malzemeden çalıp insanların canını tehlikeye atan müteahhidi, işçisinin alın terini günlerce ödemeyip kendisine son model araba alan işvereni düşünün.
Bir iş yerinde yıllarca emek veren çalışanın maaşına zam yapmamak için bin dereden su getiren, ama kendi tatilinden ve lüksünden vazgeçmeyen yöneticiler var. İşçinin fazla mesaisini görmezden gelip kendi kazancındaki en küçük eksilmeyi felaket sayanlar var.
Birlikte iş kurduğu arkadaşının müşterisini gizlice kendi hesabına geçiren, ortağının hakkını yemek için defterleri karıştıran, yıllarca aynı sofraya oturduğu insanı birkaç kuruş fazla kazanmak uğruna karşısına alanlar var.
Daha acısı, bu anlayışın ailelerin içine kadar girmesi…
Anne babasından kalan evi paylaşırken kardeşinin hakkını gasp etmeye çalışanlar, yaşlı anne babasının bakımını üstlenmekten kaçıp miras paylaşımında ilk sıraya geçenler, bir daire fazla alabilmek için yılların kardeşliğini mahkemelik edenler…
Düğünde takılan altının hesabını tutup cenazede gösterilen insanlığı unutanlar…
Komşusunun zor gününde kapısını çalmayan ama onun malına, mülküne göz dikenler…
Borç verdiği insanın çaresizliğinden yararlanıp faizle, tehditle, baskıyla onu köşeye sıkıştıranlar…
Bunlar gazete manşetlerine çıkmıyor belki ama toplumun vicdanında derin yaralar açıyor.
Bir de işin gösteriş boyutu var. Artık bazıları zengin olmaktan çok zengin görünmenin peşinde. Borçla alınan lüks arabalar, gösteriş için yapılan harcamalar, başkalarının hayatına bakarak şekillendirilen beklentiler… İnsanlar bazen sahip olmadıkları bir hayatı kanıtlamak için sahip oldukları hayatı tüketiyor.
En tehlikelisi ise insanın zamanla kendi yanlışlarını normalleştirmesi. Haksız kazancına ticaret, fırsatçılığı zekâ, vicdansızlığı başarı olarak adlandırıyor. Bir süre sonra karşısındakinin uğradığı zararı bile kendi başarısının bir parçası olarak görmeye başlıyor.
İşte insanın kaybettiği yer tam olarak burasıdır.
Çünkü her kazanç kâr değildir. Her zenginlik başarı değildir. Her yükseliş de itibar anlamına gelmez.
Bir insanın banka hesabındaki rakamlar büyürken karakterindeki eksilmeyi kim hesaplıyor? Kaç kişinin ahı, kaç dostun kırgınlığı, kaç işçinin alın teri, kaç kardeşin gözyaşı bir servetin görünmeyen maliyetini oluşturuyor?
Üstelik ölümün olduğu bir dünyada, sınırsız biriktirme arzusunun mantıklı bir açıklaması da yok. Kefenin cebi yok; ama insan bazen bütün ömrünü o cebi varmış gibi yaşıyor.
Oysa hayatın sonunda kimse ne kadar çok kazandığını değil, kazanmak uğruna neleri kaybettiğini düşünmeli.
Çünkü geride bırakacağımız en büyük miras tapular, banka hesapları, lüks arabalar ya da gösterişli binalar değil; insanların hafızasında bıraktığımız izlerdir.
Bir gün herkesin hesabı kapanacak. Ne servet konuşacak ne makam ne de unvan… O gün geriye yalnızca nasıl bir insan olduğumuz kalacak.
Ve belki de en acı gerçek şu:
Biriktirdiği servetle herkese kendisini zengin gösteren nice insan, aslında ömrü boyunca en büyük yoksulluğu yaşamıştır: Vicdan yoksulluğu!
Unutmayalım; insan dünyayı satın alacak kadar zenginleşebilir ama kaybettiği insanlığını geri alacak kadar zengin olamaz.
Çünkü mezara götüremeyeceğimiz şeyleri biriktirmek uğruna, mezara götüreceğimiz tek şeyi, insanlığımızı tüketiyoruz!
Hadi kalın sağlıcakla!
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: İŞİNİ SEVMEK BİR AYRICALIK MI, YOKSA KENDİ HAYATINI SEÇMEK Mİ? 31 Ekim 2026 Cumartesi
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: HERKES SENİN HİKÂYENİ BİLMEK ZORUNDA DEĞİL! 29 Ekim 2026 Perşembe
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: ESARETİN ADI HİÇ DEĞİŞMİYOR, BAĞIMLILIKLAR ! 28 Ekim 2026 Çarşamba
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: BİZİ EN ÇOK YABANCILAR DEĞİL, YAKINLARIMIZ YORUYOR! 27 Ekim 2026 Salı
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: İYİLİK BİLE REKLAM MALZEMESİ OLDU! 22 Ekim 2026 Perşembe
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: KALABALIKLAR ÇOĞALDI, İNSANLIK EKSİLDİ! 20 Ekim 2026 Salı
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: BU TOPLUMUN EN BÜYÜK SORUNU: HERKESİN KENDİNİ İSTİSNA SANMASI! 16 Ekim 2026 Cuma
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: ÇOCUKLARA KAZANMAYI ÖĞRETİYORUZ DA KAYBEDERKEN İNSAN KALMAYI NEDEN ÖĞRETEMİYORUZ? 14 Ekim 2026 Çarşamba
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: SÖZ VERMEK KOLAY, SÖZÜNÜN ARDINDA DURMAK MESELE 12 Ekim 2026 Pazartesi
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: OĞLUNU KENDİNE DEĞİL, HAYATA BAĞLA ANNE! 11 Ekim 2026 Pazar