Yazar Bestekar Salih Poyraz Köşe Yazısı: AVCI MIYIZ YOKSA TOPLAYICI MI? Yazar Bestekar Salih Poyraz Köşe Yazısı: AVCI MIYIZ YOKSA TOPLAYICI MI?
Günlük koşturmacanın ortasında durup elimizdeki ekranlara ve zihnimize donen düşüncelere baktığımda, hep aynı ürkütücü soruyla baş başa kalıyorum: Acaba modern dünya bizi evcilleştirdi mi, yoksa içimizdeki o ilkel dürtüler kılık değiştirerek aramıza mı sızdı? Geçmişin o kadim mücadelesi ile bugünün görünmez labirentleri arasındaki ince çizgiyi düşünürken, bu yazıyı kaleme almak ve sizlerle bu karanlık aynaya birlikte bakmak istedim.
Avcı mıyız, Toplayıcı mı?
İnsanlığın yüz binlerce yıllık karanlık tarihine baktığımızda, hikâyemizin en temel iki içgüdüsüyle karşılaşırız: Avlanmak ve toplamak. Biri keskin bir odaklanma, sabır, strateji ve tek bir hedefe kilitlenme gerektirir; diğeri ise karanlık ormanda gözleri dört açıp önümüze çıkan her şeyi aceleyle heybemize doldurmayı, sürekli ve yorgun bir hareket halinde olmayı buyurur.
Büyük şehirlerin sağır edici beton binaları, neon ışıkları ve cebimizde taşıdığımız o soğuk, cam ekranlar arasında kendimizi "modern ve evrimleşmiş" sanıyoruz. Oysa asıl gerçek çok daha farklı: Genlerimiz hâlâ o eski, vahşi ormanın en karanlık kodlarıyla çalışıyor. Sadece mekânlar değişti, avlar kılık değiştirdi. Peki, bugün 21. yüzyılın metropollerinde soralım kendimize: Biz gerçekten avcı mıyız, yoksa görünmez bir tuzağa çekilmiş toplayıcılar mı?
Dijital Çalılar Arasında Sessiz Toplayıcılık
Sabah uyanır uyanmaz, henüz gün ağarmadan parmağımızla ekranı yukarı doğru kaydırmaya başladığımız o sessiz anı hatırlayın. Sosyal medya akışları, sonsuz bildirimler, kısa videolar ve bitmek bilmeyen son dakika haberleri... Aslında yaptığımız şey, ilkel insanın yabani meyve veya kök aramak için sık ve karanlık çalıları karıştırmasından farksızdır.
Bugünün modern toplayıcısı; bilgi, dikkat ve sanal onay toplar. Bir gönderiye atılan bir beğeni, bir hikâyeye düşen yorum veya ekranda yanıp sönen küçük kırmızı bir bildirim ışığı; tıpkı binlerce yıl önce bulunan tatlı ama zehirli olabilecek bir yaban mersini gibi beynimize anlık bir dopamin dalgası pompalar. Ancak bu dijital toplayıcılığın inkar edilemez bir laneti vardır: Topladıkça doymayız. Sürekli kaydırırız ama ruhumuz aç kalır. Dikkatimiz yüz bin parçaya bölünür; günün sonunda cebimiz dijital kırıntılarla, zihnimiz ise korkunç bir gürültüyle dolup taşar.
Kaybolan Avcılık
Buna karşın "avcılık" duruşu günümüzde bambaşka, neredeyse unutulmuş bir cesaret ister. Avcı olmak; dikkat dağıtıcı binlerce sesin arasından sıyrılmayı, saatlerce sessizlik içinde beklemeyi, strateji kurmayı ve uzun soluklu bir emeği göze almayı gerektirir.
Derinlikli bir eser ortaya koymak, bir roman yazmak, bir enstrümanın tellerinden gerçeğe yakın bir ses çıkarmak veya uzun vadeli bir hayalin peşinden korkusuzca gitmek... Bunların hepsi modern dünyada birer "av" yolculuğudur. Gerçek avcı, yol boyunca karşısına çıkıp onu baştan çıkaran o parlak dikkat dağıtıcılara kulak asmaz. Çalıların arkasından gelen sahte hışırtılara takılmadan gözünü hedeften ayırmaz.
Ne var ki çağımızın en büyük trajedisi, bu asil avcılık yetilerimizi hızla yitiriyor olmamızdır. Bir konunun derinliklerine dalmak, saatlerce ekransız kalıp tek bir işle uğraşmak artık imkansıza yakın bir lüks haline geldi. Anlık tatminlerin bataklığına saplanan zihinlerimiz, zorlu yollara göğüs germe direncini ne yazık ki kaybetti.
Dengeyi Yeniden Kurmak
İnsanlık ne sadece körü körüne bir avcı olarak kalabilirdi ne de sonsuza dek pasif bir toplayıcı olarak. Vahşi doğada hayatta kalmak nasıl ki bu iki dengenin kusursuz uyumuna bağlıysa, günümüzün ruhsal labirentlerinde hayatta kalmak da aynı kurala tabidir.
Eğer gün boyu sadece önümüze atılan bilgileri, trendleri ve bomboş tüketim nesnelerini kaydırarak topluyorsak; fırtınada savrulan yapraklardan farksızlaşırız. Fakat hayatımızı tamamen tek bir hırsa kilitlenip etrafımızdaki gerçekliği göremeyecek kadar karartırsak da hayatın kendisini ıskalarız.
Belki de her sabah aynaya baktığımızda kendimize sormamız gereken o asıl soru şudur: Bugün kendi kaderimin avcısı mı olacağım, yoksa başkalarının benim için kurduğu dijital tuzaklarda kırıntı toplayan sessiz bir gölge mi?
Seçim, ekranın ışığında solan yüzümüzün yansımasında saklı.
Zaman ayırıp bu karanlık ama bir o kadar da içten satırlara ortak olduğunuz için teşekkür ederim. Kendi iç sesinizi yitirmediğiniz, odağınızı koruduğunuz ve hakikatle kaldığınız sakin günler dilerim.
Sevgiyle, gizemle ve ilhamla kalın, yeni bir yazıda tekrar görüşmek üzere...