Yazar Bestekar Salih Poyraz Köşe Yazısı: ARAFTA KALAN BİR KUŞAK: NE ÇOCUK OLABİLDİK, NE EBEVEYN… Yazar Bestekar Salih Poyraz Köşe Yazısı: ARAFTA KALAN BİR KUŞAK: NE ÇOCUK OLABİLDİK, NE EBEVEYN…

31 Ekim 2026 11:54
Yazar Bestekar Salih Poyraz Köşe Yazısı: ARAFTA KALAN BİR KUŞAK: NE ÇOCUK OLABİLDİK, NE EBEVEYN…

 

Merhaba değerli okurlar, bu yazımda bizim neslin sesi olmak, birçoğumuzun içinde derin bir yara olan bir konuya değinmek istedim.

Tarihin en sarsıcı, en derin ve belki de en çelişkili eşiğinde dünyaya geldik biz. 80’lerin son demlerinde, 90’ların tozlu sokaklarında büyüyen bir nesildik. İki apayrı dünyanın, iki zıt çağın tam ortasında duran; ne geriye ait olabilen ne de içine düştüğü yeni dünyaya bütünüyle sığınabilen bir araf kuşağı…

Hem çok şanslıydık hem de bir o kadar talihsiz.

Şanslıydık; çünkü samimiyetin henüz piksellere bölünmediği, insan kokusunun kaybolmadığı zamanları soluduk. Televizyonun her evde bulunmadığı, mahalleye giren o tek renkli ekranın başına tüm komşuların sevgiyle üşüştüğü günlerdi. Akşam ezanına dek sokaklarda, dizlerimizin kabuk bağlamış yaralarıyla kan ter içinde koşardık. Korku nedir bilmezdik; çünkü sokağın kendisi güven, kapı komşumuz öz ailemiz, dostluklar ise bir ömre bedeldi. Bir dilim ekmeğe sürülen salçayı kardeşçe bölüşmenin tadını, çamurlu ellerle içilen mahalle çeşmesinin suyundaki bereketi bilirdik. Ardından dünyanın baş döndürücü bir hızla kabuk değiştirmesine, teknolojinin hayatlarımızı yavaş yavaş kuşatmasına anbean tanıklık ettik. Bir çağın kapanıp yenisinin doğum sancılarına bizzat göğüs gerdik.

Ama bedelini yüreğimizin en derininde, çok ağır ödedik.

Bizim çocukluğumuz biraz suskunlukla, çokça hürmet ve çekinmeyle geçti. Anne babamızın karşısında bırakın bir kusur işlemeyi ya da itiraz etmeyi; gözlerinin içine dik bakmaya, aklımızdaki bir soruyu çekinmeden sormaya bile cesaret edemezdik. Bir kaş çatış, tek bir ağır bakış bizi hizaya sokmaya yeterdi. Ebeveynimizin dudağından dökülen her kelime evin bozulmaz kanunuydu. Sevgiyi kucaklaşmalarda değil; biz uyurken üzerimize örtülen bir yorganda, arkamızdan edilen gizli dualarda arardık. Bu yüzden çocukluğumuzu doya doya yaşayamadık; içimizdeki o delişmen hevesleri hep bir sonraya, meçhul bir geleceğe erteledik. Kendi kendimizi hep aynı hayalle avuttuk: “Büyüyünce rahat ederiz, kendi hayatımızı yaşarız, ebeveyn olunca kendi dünyamızı kurarız…”

Oysa şartlarımız ne kadar ağırdı… Kısıtlı imkânlarla, belki sadece bir iki eski ders kitabının ışığında aldığımız o mütevazı eğitimle hayat mücadelesine atıldık. Yoklukların, imkânsızlıkların arasından tırnaklarımızla kazıyarak çıktık. Hayat denilen o çetin meydanda piştik, düşe kalka olgunlaştık. Bugün dönüp ardımıza baktığımızda; gençlere ders verecek, rehber olacak nice büyük işi, nice alın teri dökülmüş başarıyı o dar imkânlarla inşa ettik. Kendi destanımızı kendimiz yazdık.

Sonra zaman acımasızca aktı. Büyüdük, anne baba olduk. Fakat hayat bize ertelediğimiz o özgürlüğü sunmadı; tam aksine bizi bambaşka bir yürek yangınının ortasına bıraktı.

Bugün çocuklarımıza bakıyoruz… Teknolojinin kucağına, ekranların o soğuk ve mesafeli parıltısına doğdular. Bilgiye bir tıkla, saniyeler içinde ulaşıyorlar; dünyayı avuçlarının içinde tutuyorlar. Ama ne hazindir ki bilginin okyanusunda yüzerken arkadaş bağlarından, o sarsılmaz aile sıcaklığından ve ruhu besleyen bağlardan her geçen gün biraz daha kopuyorlar. Bağlar koptukça dünya onlar için daha tehlikeli hale geliyor; adımları savrulmaya ve hatalara daha meyilli oluyor. Önlerinde koca bir dijital evren uzanırken, iki çift laf edip dertlerini, kederlerini, hislerini anlatmakta ne yazık ki aciz kalıyorlar.

Elbette içlerinde pırıl pırıl, kendini yetiştirmiş, üreten, vizyonuyla yarınlarımıza ışık tutan evlatlarımız var; onlar başımızın tacı, yarınlara dair en büyük gurur vesilemiz. Fakat genele baktığımızda; bu ruhsal yabancılaşma, bu duygusal kopukluk ve içe çekilme her birimizin içinde sızlayan, kanayan koca bir yara.

Ve işin en can yakıcı yanı ne biliyor musunuz? Biz kendi anne babamızdan gördüğümüz o otoriteyi çocuklarımıza uygulayamıyoruz. İncimesinler, eksik büyümesinler, bizim mahrum kaldığımız ne varsa hepsini tastamam tatsınlar diye gözlerinin içine bakıyoruz. Bir şey demeye kıyamıyor, neredeyse her arzularını anında önlerine seriyoruz. Dün büyüklerinin karşısında yüreği ağzına gelen o çocuklar; bugün kendi evlatlarına sınır çizerken kelimelerini tartmak, boyun eğmek zorunda kalıyor.

Geriye dönüp baktığımızda gerçeğin soğuk yüzü kalbimizi titretiyor: Biz çocukken çocuk olamadık, saygıdan ve çekinmekten sustuk; bugün ebeveyn olduk ama o arzuladığımız otoriteyi ve dirayeti kuramadık, bu defa da derin sevgimizden ve kaybetme korkumuzdan sustuk.

İki çağın mengenesinde sıkışıp kalan, çocukluğunu erteleyip ebeveynliğinde bocalayan talihsiz bir nesiliz biz. Bütün fırtına bizim üzerimizden geçti; geçmişin hürmeti ile bugünün serbestliği arasındaki tüm enkaz bizim omzumuza yüklendi. Ne doya doya çocukluğumuzu yaşayabildik, ne de hak ettiğimiz gibi ebeveynliğin huzurunu sürebildik… Olan; iki devrin arasına köprü olup çiğnenen bizim o vefakâr, sabırlı ama bir o kadar da yorgun neslimize oldu.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
Deneme 2
Deneme 1
X