Vahap Acar Köşe Yazısı: HACI İHSAN Vahap Acar Köşe Yazısı: HACI İHSAN

21 Ekim 2026 18:12
Vahap Acar Köşe Yazısı: HACI İHSAN

 

Bazen çocukluk yıllarında tanıdığınız bir insan, aradan yarım asır geçse bile hafızanızdan silinmez. Yüzü, sesi, yürüyüşü gözünüzün önünde kalır. Fakat asıl unutamadığınız, onun hayatında gördüğünüz çelişkiler ve yıllar geçse de cevabını aradığınız sorulardır. Benim hafızamda böyle bir insan var: Erzincan'ın Çarşı Mahallesi'nden Hacı İhsan…

Çocukluğumun Erzincan'ında, iki yanı boydan boya akasya ağaçlarıyla süslü güzel bir sokakta yaşardık. Bahar geldiğinde ağaçlar bembeyaz çiçeklere bürünür, sokak tarifsiz bir kokuyla dolardı. Sabah güneşi evlerin damlarına düşerken komşular kapılarının önünü süpürür, birbirlerine selam verir, hâl hatır sorarlardı. Kapı önlerinde süpürgeler dolaşır, pencereler açılır, çocuk sesleri sokağın sessizliğini bozardı. İnsanların birbirini tanıdığı, sevinçlerin de sıkıntıların da paylaşıldığı, komşuluğun bir gönül bağı sayıldığı güzel günlerdi.

Çapraz karşımızda Hacı İhsan otururdu. En küçük oğlu benim ilkokul arkadaşımdı. Hacı İhsan, sokağın başında büyükçe bir bakkaliye işletirdi. Ekmekten iğneye, iplikten gaz yağına kadar pek çok şey satılırdı. Gaz lambalarının ve gaz ocaklarının kullanıldığı o yıllarda dükkânı, mahallenin vazgeçilmez ihtiyaç noktalarından biriydi.

Onu hatırladığımda gözümün önüne hâlâ aynı görüntü gelir: Orta boylu, iri yapılı, geniş elli, kalıplı bir adam… Sert yüz hatları, sık sakalları ve başındaki hacı fesiyle dikkat çekerdi. Fakat çocukluk hafızamda asıl kalan, insanlarla arasındaki mesafeydi. Bizim gözümüzde sert, soğuk ve kolayca yakınlık kurulamayacak bir insandı. O yaşlarda, bir insanın dışarıdan görünen hâliyle geçmişinde yaşadıkları arasında ne büyük uçurumlar bulunabileceğini bilmiyordum.

Yıllar içinde, arkadaşımın anlattıklarından Hacı İhsan'ın geçmişine ilişkin bazı şeyler öğrendim. Anlatılanlara göre ilk eşi, kimsesiz, kendisini koruyacak yakınlarından yoksun, iyi kalpli bir kadınmış. Bu evlilikten iki oğulları olmuş. Ancak Hacı İhsan'ın kumar alışkanlığı, aile hayatını çekilmez hâle getirmiş. Geceleri kumardan döndüğü, çoğu zaman sabaha karşı kapıyı çaldığı ve eşine hem bedenen hem ruhen eziyet ettiği anlatılırdı.

Gecenin üçünde çalınan bir kapıyı düşünün… İçeride kocasını bekleyen, yüreği korkuyla daralan bir kadın; dışarıda ise her dönüşüyle evin huzurunu biraz daha tüketen bir adam… O kapının her çalınışında kadının kalbinden neler geçtiğini bugün bile düşünmek insanın içini acıtıyor.

Genç kadın, yaşadığı sıkıntıların ardından hastalanmış ve hayatının baharında vefat etmiş. Geride iki küçük çocuk kalmış. Arkadaşımın anlattığına göre babaları, onların bakımını ve eğitimini gerektiği gibi üstlenmemişti. O dönemde Hacı İhsan, bakkallık da yapmıyordu; lokomotiflerde, yolcu trenlerinde makinist olarak çalışıyordu. Düzenli bir geliri vardı. Ancak anlatılanlara göre kumar tutkusu, aile sorumluluklarının önüne geçmişti.

İki küçük çocuk, hayatın ağırlığıyla erkenden tanışmıştı. Simit satarak, kendi emekleriyle okuyup hayata tutunmaya çalışmışlardı. Çocuk yaşta omuzlarına yüklenen yükü taşımış, kimseye boyun eğmeden geleceklerini kurmaya uğraşmışlardı.

Yıllar sonra bu çocukların kendi gayretleriyle meslek sahibi olduklarını öğrendim. Büyüklerinden biri nahiye müdürlüğüne kadar yükselmiş, onun oğlu da ilerleyen yıllarda profesör olmuştu. Küçük kardeş ise tren garında şef olarak görev yapıyordu. Babalarının desteğinden yeterince yararlanamadan kendi yollarını çizmişlerdi. Benim gözlemim, babalarıyla aralarında sıcak ve samimi bir bağın oluşmadığı yönündeydi.

İnsanın evlatlarıyla arasında kurulması gereken sevgi köprüsü bir kez yıkıldığında, aradan geçen yıllar o köprüyü kendiliğinden onarmıyor. Aynı soyadını taşımak, aynı evin geçmişinde yer almak, bazen gönüllerde yer edinmeye yetmiyor.

Hacı İhsan daha sonra ikinci bir evlilik yapmış, bu evlilikten de beş çocuğu dünyaya gelmişti. Bu çocuklardan bazıları okuyup meslek sahibi olmuşlardı. Ancak benim zihnimde asıl soru, onun hayatının ilerleyen döneminde ortaya çıkan değişimdi.

Yıllar geçti. Hacı İhsan emekli oldu, hacca gitti. Hacdan döndükten sonra sakal bıraktı, bir bakkaliye açtı ve zaman zaman camide görülmeye başladı. Ben onu tanıdığımda yetmiş yaşını geçmişti. Ömrünün son dönemine girerken dışarıdan bakıldığında hayatında yeni bir sayfa açılmış gibiydi.

Fakat geçmişte yaşandığı anlatılanlar hafızamdan silinmiyordu.

Acaba gerçekten değişmiş miydi? Gençliğinde yaptığı yanlışlardan pişmanlık duymuş, geçmişiyle hesaplaşmış mıydı? İlk eşine ve çocuklarına yaşattığı acıları düşünerek mahcubiyet hissetmiş miydi? Onların gönlünü almak, geçmişte ihmal ettiği sorumluluklarını telafi etmek için bir adım atmış mıydı?

Bunları bilmiyordum. Hacca gitmek, sakal bırakmak ve camide görünmek bir insanın iç dünyasında neler yaşandığını tek başına açıklamaya yetmezdi. Öte yandan, onun gerçekten pişmanlık duymadığını söylemeye de hakkım yoktu. Çünkü insanın içinden geçenleri, kalbindeki hesaplaşmayı ve Allah katındaki hâlini kesin olarak bilemezdik.

İşte Hacı İhsan'ın hayatı bana yıllardır aynı soruyu sorduruyor:

Bir insanın başlangıcı mı, sonu mu önemlidir?

Gençliğinde yanlışlar yapan bir insan, ömrünün son döneminde gerçekten değişebilir mi? Samimi bir tövbe, hayatın yönünü değiştirebilir mi? Yoksa geçmişte yapılanlar, insanın ardından silinmeyen gölgeler olarak mı kalır?

Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz şöyle buyurur:

“De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer, 39/53, mealen.)

Bu ayet, insana ne kadar ağır yanlışlar yapmış olursa olsun Allah'ın rahmetinden ümidini kesmemesi gerektiğini bildirir. Fakat tövbe, geçmişi hiç yaşanmamış saymak değildir. Gerçek pişmanlık; hatayı kabul etmek, yanlıştan vazgeçmek, aynı yola dönmemek için gayret göstermek ve mümkün olduğunda verilen zararları telafi etmektir. Bir insanın hakkına girilmişse o hakkı iade etmek, incitilmiş bir gönül varsa onu onarmaya çalışmak da sorumluluğun bir parçasıdır.

Tam bu noktada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin Mesnevî'de anlattığı Hz. Âdem ile İblis kıssası, insanın önüne çok önemli bir ölçü koyar.

Mevlânâ, Hz. Âdem'in hatasını kendisine nispet etmesiyle İblis'in suçu başkasına yüklemesi arasındaki farkı anlatır. Hz. Âdem, Rabbine şöyle yalvarmıştı:

“Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (A'râf, 7/23, mealen.)

İblis ise isyanının ardından, “Beni azdırmana karşılık…” diyerek suçu Allah'a nispet eden bir ifade kullanmıştı. (Hicr, 15/39, mealen.)

Mevlânâ'nın Mesnevî'deki açıklamasının özü şudur: Hz. Âdem hatasını üstlendi; İblis ise kendi yaptığının sorumluluğunu üzerine almadı. Biri pişmanlık ve kulluk edebiyle Rabbine yöneldi, diğeri ise suçu kendisinden uzaklaştırmaya çalıştı.

Mevlânâ'nın bu anlatımından çıkarılabilecek öğüt, insanın hata ettiğinde bahanelerin arkasına sığınmaması, kendi kusurunu görebilmesi ve samimiyetle tövbe etmesidir. Başkasını suçlamak, insanın kendi sorumluluğundan kaçmasına dönüşebilir. Oysa insanın gerçek büyüklüğü hiç hata yapmamasında değil, hatasını fark ettiğinde hakikate dönme cesaretini gösterebilmesindedir.

Mevlânâ'nın bu kıssası, Hacı İhsan'ı düşünürken benim için de anlam kazanıyor. Geçmişte yaptığı yanlışlar varsa bunları kabul etmiş miydi? Pişmanlık duymuş muydu? Kendisine emanet edilen aile sorumluluğunun gereğini yerine getiremediğini fark etmiş miydi? Bilmiyorum. Ancak bu kıssanın bana öğrettiği bir şey var: İnsan, yanlışını savunmakla değil, onunla yüzleşmekle değişmeye başlar.

Sahih-i Müslim'de yer alan, yüz kişiyi öldürdükten sonra tövbe etmek isteyen adamın kıssası da bu gerçeği hatırlatır. Adam, kendisine doğru yolu gösteren âlimin tavsiyesi üzerine kötülüklerin yaşandığı ortamdan ayrılıp iyiliğe yönelmek için yola çıkar. Hedefine ulaşamadan ölmesine rağmen, Allah'ın rahmetiyle ilgili hükümde iyiliğe yönelmek üzere çıktığı yol dikkate alınır. (Sahih-i Müslim, Kitâbü't-Tevbe, 2766.)

Bu rivayet, geçmişteki büyük günahların bile insanı Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmemesi gerektiğini gösterir. Fakat burada da önemli olan yalnızca pişmanlık sözleri değil, insanın yönünü değiştirmeye çalışmasıdır. Üstelik Allah'ın rahmetinden umutlu olmak, başkalarının hakkını görmezden gelmek anlamına gelmez.

Hacı İhsan'ın hayatını düşündüğümde iki hakikat arasında duruyorum. Bir tarafta ilk eşinin yaşadığı sıkıntılar ve çocuklarının babalarından yeterli destek göremedikleri yönündeki anlatılar var. Diğer tarafta ise ömrünün son döneminde hacca gitmiş, sakal bırakmış ve camide görülmeye başlamış bir insanın görüntüsü…

Belki gerçekten tövbe etmişti. Belki geçmişinden pişmanlık duyuyordu. Belki de dışarıdan göremediğimiz bir iç hesaplaşma yaşıyordu. Bunların hiçbirini kesin olarak söyleyemem. Çünkü insanın kalbindeki değişimin derinliğini yalnızca dış görünüşüne bakarak ölçemeyiz.

Ancak bir başka gerçek de var: Bir insanın tövbesi, geçmişte incittiği insanların yaşadıklarını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Samimi bir dönüş, mümkün olduğunda o acıları telafi etmeye çalışmayı da gerektirir. Allah'ın rahmetinden ümit kesmemekle kul hakkını gözetmek, birbirine karşıt değil, birbirini tamamlayan sorumluluklardır.

Çocukluğumun o akasyalı sokağı hâlâ gözlerimin önünde. Bahar geldiğinde bembeyaz çiçeklere bürünen ağaçlar, sabahın serinliğine karışan o eşsiz koku, kapılarının önünü süpüren komşular ve mahallenin başındaki bakkal… Zaman geçti, insanlar yaşlandı, hayatlar değişti. Fakat o sokakta gördüklerim, insanın ardından nelerin kaldığı üzerine düşünmeme vesile oldu.

İnsan bazen bir gönülde açtığı yarayla, bazen de yaptığı bir iyilikle yıllarca hatırlanır. Malı, mülkü, mesleği ve dış görünüşü zamanla unutulabilir; fakat bir yetimin hayatında bıraktığı boşluk ya da bir insanın yüreğine dokunan merhameti hafızalarda yaşamaya devam edebilir.

Belki de asıl soru, “Hacı İhsan nasıl bir insandı?” sorusu değildir. Asıl soru, “Ben nasıl bir insanım ve yarın Rabbimin huzuruna hangi hâlimle çıkacağım?” sorusudur.

Tasavvufun insana öğrettiği en önemli derslerden biri, başkasının kusurunu saymadan önce kendi nefsini sorgulamaktır. Çünkü insanın başkasındaki hatayı görmesi kolay, kendi hatasıyla yüzleşmesi zordur. Gerçek olgunluk, geçmişteki iyiliklerle gurura kapılmamakta, yanlışları savunmamakta ve hatalardan dönmek için hâlâ bir imkân bulunduğunu unutmamaktadır.

Ömrümüzün kaç baharı kaldığını bilmiyoruz. Bugün kendimizi doğru yolda görüyor olabiliriz; fakat yarın neyle karşılaşacağımızı bilemeyiz. Aynı şekilde, geçmişte yanlışlar yapmış bir insanın samimi bir dönüşle nasıl bir hâle ulaşacağını da kesin olarak bilemeyiz.

Bu yüzden insan, ne geçmişte yaptığı iyiliklere güvenerek gurura kapılmalı ne de günahları yüzünden Allah'ın rahmetinden ümidini kesmelidir. Hatasını kabul etmeli, pişmanlığını davranışlarına yansıtmalı, kulların hakkını gözetmeli ve ömrünün sonuna kadar iyiliğe yönelmekten vazgeçmemelidir.

Son hüküm ise bizim değil, her şeyi bilen ve kalplerde olanı da hakkıyla gören Allah'ındır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
Black Coffe & Tea
Deneme 1
X