Vahap Acar Köşe Yazısı: Deli Lütfü Vahap Acar Köşe Yazısı: Deli Lütfü

Erzincan’da kış, yalnızca gökten karın yağdığı bir mevsim değildi; toprağın taş kesildiği, suların buz tuttuğu, nefesin insanın yüzüne çarparak geri döndüğü çetin bir imtihandı. Zemheri bastırdı mı, şehir bembeyaz bir sessizliğe gömülür; gökyüzüyle yeryüzü birbirine karışır, insan kendisini uçsuz bucaksız bir beyazlığın ortasında bulurdu.
Kar, bazen iki ay boyunca yerden kalkmazdı. Üstelik yağan her yeni kar, alttaki eski karın buz tuttuğunu gizlerdi. Dışarıdan bakıldığında yumuşacık görünen o beyaz örtünün altında, insanı bir anda yere serecek görünmez bir tuzak saklıydı. Dikkatsizce atılan tek bir adım, bir kolun ya da bacağın kırılmasıyla sonuçlanabilirdi.
Biz Erzincanlılar bu soğuğa alışkındık. Öyle ki bazen ince bir ceketle, diz boyu karın içinde dolaşır; ayazı, hayatımızın sıradan bir parçası sayardık. Fakat insan alıştığı tehlikeyi küçümsemeye başladığında, tedbiri de elden bırakabiliyordu.
İşte böyle bir kış günüydü. Gökyüzü kurşuni bulutların ardında kaybolmuş, yeryüzü beyaz bir kefene bürünmüş gibiydi. Dondurucu ayaz, şehrin sokaklarından köy yollarına kadar her yeri esir almıştı. Erzincan’ın o meşhur soğuğu, insanın yalnızca bedenini değil, iliklerine kadar işleyen nefesini bile donduruyordu.
O gün, Deli Lütfü’nün başına gelenler, aradan yıllar geçse de hafızamdan silinmedi.
Erzincan’da akıl sağlığı yerinde olmayan, sokaklarda dolaşan, hemen herkesin tanıdığı birkaç insan vardı. Onlardan biri de Deli Lütfü’ydü. Erzincan’ın merkez köylerinden birinde yaşar, şehre çoğu zaman yürüyerek gelip giderdi. Köyle şehir arasındaki mesafe onun için aşılamayacak bir engel değildi. Yazın güneşin altında yürür, kışın da aynı yolları aşabileceğini düşünürdü.
Ne var ki o gün, mevsimin acımasızlığını hesaba katmamıştı.
Üzerinde palto yoktu, kalın bir ceket yoktu. Dondurucu kışın ortasında, sanki yazdan kalma incecik giysileriyle yola çıkmıştı. Şehre gitmek istiyor, yol kenarında durup gelen minibüslere el kaldırıyordu. Fakat köy minibüsleri öyle sık geçmezdi. Bazen uzun süre beklemek gerekirdi.
Lütfü de bekledi.
Beklediği sırada ayaz, ince giysilerinin arasından bedenine işliyor; ellerini, kollarını, bacaklarını ağır ağır hissizleştiriyordu. Eksi otuz, belki eksi otuz beş dereceyi bulan o dondurucu soğukta zaman geçtikçe vücudu katılaşmaya başladı. Bir süre sonra hareket edemez hâle geldi. Fakat elini, sanki gelen aracı durdurmak isteyen bir trafik polisi gibi, şehre doğru uzatmış vaziyette kaldı.
Dışarıdan bakan biri, yol kenarında minibüs bekleyen bir insan görebilirdi. Oysa Lütfü, ayazın ortasında adeta canlı bir heykele dönüşmüştü.
Derken köyden şehre doğru gelen bir minibüs göründü. Şoför ve yolcular, yol kenarında el kaldıran kişiyi fark edince önce onun kim olduğunu anladılar. Ardından gördükleri manzara karşısında yürekleri ağızlarına geldi.
“Eyvah, Lütfü donmuş!”
Minibüs alelacele durdu. Herkes bir anda harekete geçti. Lütfü’nün yanına koştular. Onu kaskatı kesilmiş hâlde görünce hiç vakit kaybetmeden minibüse taşıdılar. Yapmaları gereken ne varsa bir yana bırakmış, bütün dikkatlerini onu hastaneye yetiştirmeye vermişlerdi.
Hastaneye ulaştıklarında Lütfü’nün öldüğü sanıldı. Dondurucu soğuğun onu hayattan kopardığı düşünülüyordu. Bunun üzerine cenaze yıkama işlemlerinin yapıldığı gasilhaneye götürüldü.
Gasilhanedeki imam ve görevliler, Erzincan’ın bu tanıdık simasını görünce derin bir üzüntüye kapıldılar. Herkesin bildiği, sokaklarda sık sık karşılaştığı Lütfü, şimdi teneşir tahtasına yatırılmıştı. Onu yıkamak için hazırlıklara başladılar.
Ve üzerine ılık su dökmeye koyuldular.
İşte tam o sırada, beklenmedik bir şey oldu.
Bir müddet sonra Lütfü’nün bedeninde hareketlenme başladı. Önce hafif bir kıpırdanma, ardından belirgin bir çırpınış…
Görevliler neye uğradıklarını şaşırdılar. Biraz önce ölü olduğunu düşündükleri insan, gözlerinin önünde hareket ediyordu. İmam ve oradakiler büyük bir şaşkınlık yaşadılar. Lütfü’nün ölmediği anlaşılmıştı. Hemen gerekli müdahale yapıldı; yeniden hayata dönen Lütfü, teneşir tahtasında oturur hâle geldi.
Ölüm sessizliğinin hüküm sürdüğü gasilhanede bir anda hayatın sesi duyulmuştu.
Lütfü, o dondurucu ayazın elinden kurtulmuştu. Sonrasında da Erzincan’da yaşamaya devam etti. Onu tanıyanlar için bu olay, kolay kolay unutulmayacak bir hatıra olarak kaldı.
Aradan yıllar geçti. Fakat ben bu hadiseyi her hatırladığımda, yalnızca soğuğun ortasında donan bir insanı ve gasilhanede yeniden hareketlenen bir bedeni düşünmem. Zihnimde başka bir soru belirir:
Bizim de yeniden dirilmek için üzerimize ılık suların dökülmesini mi beklememiz gerekiyor?
Elbette burada sözünü ettiğim, bedenin yeniden canlanması değil; insanın kendi içine dönmesi, hatalarını fark etmesi, nefsinin esaretinden kurtulması ve manevi kimliğiyle yeniden buluşmasıdır.
İnsan bazen yaşar ama ruhunu besleyen değerlerden uzaklaşır. Gözleri görür, fakat hakikati göremez. Kulakları duyar, fakat kendisine yapılan nasihati işitmez. Kalbi atar, fakat merhameti, vicdanı ve gönül inceliği günbegün zayıflar. Dışarıdan bakıldığında hayatının bütün işaretleri yerindedir; oysa içinde, farkına bile varmadığı bir donma başlamıştır.
Kibir, insanın gönlünü buz tutturur. Hırs, gözünü hakikate kapatır. Dünya sevgisi, vicdanının sesini bastırır. Öfke, merhametini; bencillik, kardeşlik duygusunu; gaflet ise kulluk şuurunu örter.
Tıpkı taze karın altındaki buzu gizlemesi gibi, insan da güzel görünen davranışlarının arkasına saklanarak kendi içindeki soğumayı fark etmeyebilir. Ta ki hayatın sert bir imtihanı karşısına çıkana kadar…
Peki, insanın kendine gelmesi için mutlaka bir musibet mi yaşaması gerekir? Bir kayıp mı vermelidir? Bir hastalık mı geçirmeli, bir ayrılıkla mı sarsılmalı, ölümün soğuk nefesini ensesinde mi hissetmelidir?
Neden insan, henüz vakit varken kendi gönlünün kapısını çalmaz?
Tasavvuf büyüklerinin üzerinde önemle durduğu, “Mutu kable en temûtû” sözü, yani “Ölmeden önce ölünüz” ifadesi, işte bu manevi uyanışı hatırlatır. Bu sözün Hz. Peygamber’e nispeti hadis ilmi açısından tartışmalı olsa da tasavvuf geleneğinde insanın nefsini terbiye etmesi ve kötü huylarını terk etmesi anlamında derin bir yer edinmiştir.
Buradaki ölüm, bedenin ölümü değildir. Kibirden ölmek, ama tevazuyla dirilmek… Hasetten ölmek, ama başkasının iyiliğine sevinmek… Bencillikten ölmek, ama fedakârlıkla yaşamak… Öfkeden ölmek, ama merhameti kuşanmak… Kısacası, insanın içindeki kötü özellikleri terk edip güzel ahlâkla yeniden doğmasıdır.
Eski benliğin yanlışlarından uzaklaşıp daha iyi bir insan olabilmektir.
Düşünüyorum da Lütfü’nün donmuş bedenine su döküldüğünde nasıl yeniden hareket başladıysa, bizim de donmaya yüz tutmuş gönüllerimize hakikatin suyu dökülse neler değişir kim bilir? Bir ayet, bir nasihat, samimi bir tövbe, incittiğimiz bir insandan içtenlikle özür dilemek, üzerimizdeki bir kul hakkını sahibine iade etmek… Belki de insanın yeniden dirilişi, işte bu küçücük görünen ama büyük anlamlar taşıyan adımlarla başlayacaktır.
Çünkü insanın en büyük kaybı, ömrünün sona ermesi değil; yaşarken kendisini kaybetmesidir. En büyük kazancı ise henüz hayattayken hatasını fark etmesi, tövbe etmesi ve kendisini iyiliğe doğru değiştirebilmesidir.
Deli Lütfü’nün o dondurucu Erzincan gününde yaşadığı olay, bana hep bunu düşündürdü: Bazen bir insanın yeniden hayata dönmesi için bedeninin ısınması gerekir. Bazen de bir insanın yeniden kendisi olabilmesi için gönlünün ısınması…
25.10.2026 Atakum. Samsun.5
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Vahap Acar Köşe Yazısı: HACI İHSAN 21 Ekim 2026 Çarşamba
- Yazar Vahap Acar Köşe Yazısı: Bir Nesi Daha mı Gerekiyor? 10 Ekim 2026 Cumartesi
- Vahap Acar Köşe Yazısı: DAVANIN HAVARİSİ OLMAK 30 Eylül 2026 Çarşamba
- Vahap Acar Köşe Yazısı: Kedi Karga Ve Sınırlı Akıl 21 Eylül 2026 Pazartesi
- Deve Çıkmadı, İnsan Düşündü 16 Eylül 2026 Çarşamba