Tuğba Tunalı Köşe Yazısı Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: ÇOK GEZEN Mİ BİLİR, ÇOK OKUYAN MI?
Artık ikisi de yetmiyor!
“Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?”
Bu soruyu çocukluğumuzdan beri sorup duruyoruz.
Sanki hayatın iki seçeneği varmış gibi…
Ya eline kitabı alıp dünyanın tamamını oturduğun koltuktan keşfedeceksin ya da sırtına çantanı takıp dünyayı dolaşacak, kitapları da bavulun en dibine atacaksın.
Bence artık bu tartışmanın devri geçti.
Çünkü çağ değişti.
Artık gezerken okuyabiliyor, okurken gezebiliyoruz.
Bir şehrin tarihini internetten okuyup ertesi gün o sokağın taşlarına basabiliyoruz.
Bir müzede gördüğümüz eserin hikâyesini birkaç saniye içinde öğrenebiliyoruz.
Bir ülkenin yemek kültürünü daha gitmeden araştırıp, oraya vardığımızda “Bu neymiş?” diye değil, “Bunun hikâyesini biliyorum.” diyerek masaya oturabiliyoruz.
İşte asıl ayrıcalık burada başlıyor.
Çünkü seyahat artık yalnızca yer değiştirmek değil, zihnin de yer değiştirmesi.
⸻
GEZMEK, İNSANA KENDİSİNİ DE GÖSTERİR
Dünyayı gezmenin en müthiş tarafı nedir biliyor musunuz?
Dünyanın ne kadar büyük olduğunu görmek değil…
Kendi bildiklerimizin ne kadar küçük olduğunu fark etmek.
Başka bir ülkeye gittiğinizde insanların başka türlü yaşadığını görüyorsunuz.
Başka türlü yemek yiyorlar.
Başka türlü seviyorlar.
Başka türlü kavga ediyorlar.
Başka türlü susuyorlar.
Ve en önemlisi…
Sizin “normal” sandığınız şeyin, dünyanın başka bir yerinde hiç de normal olmadığını görüyorsunuz.
İşte insanı büyüten şey tam da bu.
Bir sokakta yürürken hiç tanımadığınız insanların hayatlarına birkaç dakikalığına şahit olmak bile insana kitapların bazen veremediği bir şey öğretiyor:
“Ben dünyanın merkezi değilim.”
Bu cümle biraz can yakıyor ama çok eğitici.
Çünkü bazılarımız dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanıyor.
Oysa dünya dönüyor…
Biz sadece bazen valizimizi alıp ona yetişmeye çalışıyoruz.
⸻
PEKİ GENÇKEN Mİ GEZİLMELİ, YAŞLANINCA MI?
İşte burada herkesin kafasında aynı soru beliriyor:
“Gençken gezmek daha mı güzel?”
Evet.
Çünkü gençken sırt çantasıyla üç şehir gezip geceyi otobüs terminalinde geçirebilirsiniz.
Yaş ilerledikçe insanın sırtı şöyle bir devreye giriyor:
“Ben bu valizi kaldırmam.”
Dizler:
“Ben merdiven çıkmam.”
Bel:
“Beni bu işe karıştırmayın.”
Ve insan sonunda kültür gezisini otelin spa merkezinde tamamlayabiliyor!
Ama mesele sadece fiziksel güç değil.
Gençken gezmenin başka bir güzelliği var.
Daha meraklısınız.
Daha cesursunuz.
Hata yapmaktan daha az korkuyorsunuz.
Bir pansiyonda kalabiliyor, haritaya bakmadan sokağa dalabiliyor, bilmediğiniz insanlarla arkadaş olabiliyorsunuz.
Fakat yaş aldıkça seyahatin başka bir anlamı ortaya çıkıyor.
İnsan artık sadece görmek için değil, anlamak için geziyor.
Yirmi beş yaşında Roma’ya gidip Kolezyum’un önünde fotoğraf çekiyorsunuz.
Kırk beş yaşında gidip “Bu insanlar burada neden böyle bir yapı inşa etmiş?” diye düşünüyorsunuz.
Altmış yaşında ise belki de o taşlara bakıp insanlığın binlerce yıldır neden güç, savaş, aşk ve ihtiras arasında gidip geldiğini düşünüyorsunuz.
Yani…
Gençlikte gözleriniz gezer, yaş aldıkça zihniniz.
Bu nedenle “Ne zaman gezmeli?” sorusunun cevabı bence çok basit:
Mümkün olduğunca erken başlayın ama hiçbir yaşta vazgeçmeyin.
Çünkü seyahatin emeklilik planı olmaması gerekir.
“Bir gün gezerim.”
O bir gün bazen gelmiyor.
⸻
AMA “PARAM YOK” DİYENLER?
Şimdi gelelim meselenin en gerçek tarafına.
Dünyayı gezmek kulağa harika geliyor.
Paris…
Roma…
Tokyo…
New York…
Bali…
Kapadokya…
Sonra banka hesabına bakıyorsunuz.
Banka hesabınız size Paris’i değil, en fazla mahalledeki marketi öneriyor.
Burada romantik konuşmanın anlamı yok.
Evet, seyahat pahalı olabilir.
Evet, herkesin maddi imkânı aynı değil.
Ve “İsteyen herkes dünyayı gezer.” cümlesi bazen fazlasıyla acımasızdır.
Çünkü bazı insanların isteği vardır ama bütçesi yoktur.
Bazılarının zamanı yoktur.
Bazılarının sağlık koşulları elvermez.
Bazılarının ailesel sorumlulukları vardır.
Bunu görmezden gelip “Çık, dünyayı keşfet!” demek kolay.
Peki ne yapacağız?
Elimizden gelen kadarını.
⸻
DÜNYAYI GEZEMİYORSANIZ, ÖNCE YAŞADIĞINIZ ŞEHRİ GEZİN
Bazen insan kendi şehrinde turist olmayı unutuyor.
Her gün önünden geçtiğimiz tarihi yapının hikâyesini bilmiyoruz.
Mahallemizdeki müzeye yıllardır girmiyoruz.
Şehrimizin eski sokaklarında hiç yürümemişiz.
Sonra sosyal medyada başka ülkelerin fotoğraflarını görünce:
“Ah, ne güzel yerler!”
Evet güzel.
Ama sizin yaşadığınız yerde de keşfedilmeyi bekleyen bir dünya olabilir.
Bir gün telefonunuzu kapatın.
Haritayı açın.
Şehrinizde daha önce gitmediğiniz bir semt seçin.
Bir müzeye gidin.
Tarihi bir yapıyı ziyaret edin.
Yerel bir pazara uğrayın.
Hiç tanımadığınız bir kafede oturun.
İnsanları gözlemleyin.
Bir esnafla sohbet edin.
O şehrin tarihini okuyun.
İnanın bana…
İnsan bazen başka ülkeye gitmeden de başka bir dünyaya girebilir.
⸻
“PARAM YETMİYOR” DİYORSANIZ, HAYALİ DE ERTELEMEYİN
Her yıl dünyanın öbür ucuna gitmek zorunda değilsiniz.
Ayda bir şehir değiştirin.
Yakındaki bir ilçeye gidin.
Trene binin.
Otobüse atlayın.
Doğada yürüyün.
Çadır kurun.
Bir gün batımını başka bir yerde izleyin.
Bir köyün kahvesinde çay için.
Bir sahil kasabasına gidip denize karşı kitap okuyun.
Çünkü seyahatin ölçüsü kilometre değildir.
Seyahatin ölçüsü, zihninizde açtığı mesafedir.
Bazen yüzlerce kilometre gidip hiçbir şey görmeden dönersiniz.
Bazen yaşadığınız şehrin dışına sadece elli kilometre çıkarsınız ama içinizde yepyeni bir pencere açılır.
⸻
BİR DE “FOTOĞRAF ÇEKMEKLE GEZMEYİ KARIŞTIRMAYALIM”
Şimdi biraz da kendimize gülelim.
Bazılarımız seyahat etmiyor.
Seyahat ettiğini kanıtlıyor.
Eyfel Kulesi’nin önünde fotoğraf…
Roma’da fotoğraf…
Venedik’te fotoğraf…
Kahveyle fotoğraf…
Pizza ile fotoğraf…
Uçakta fotoğraf…
Havalimanında fotoğraf…
Ve eve dönünce:
“Roma nasıldı?”
“Bilmiyorum ama 642 fotoğrafım var.”
İşte burada duralım.
Gezmek, Instagram’a malzeme toplamak değildir.
Bir şehri gerçekten gezmek istiyorsanız bazen telefonu cebinize koyun.
O sokağa bakın.
Kokuyu duyun.
Sesleri dinleyin.
Yaşlı adamın gazetesini nasıl okuduğuna bakın.
Çocuğun sokakta nasıl oynadığına bakın.
İnsanların birbirine nasıl davrandığını gözlemleyin.
Çünkü bazen bir ülkeyi en çok müzeleri değil, insanları anlatır.
⸻
DÜNYAYI GEZEMEYENLERİN DE BİR DÜNYASI VAR
Ve belki de en önemli mesele bu.
Dünyayı gezememek, dünyadan kopmak anlamına gelmez.
Kitap okuyun.
Belgesel izleyin.
Yabancı filmler seyredin.
Farklı kültürlerin yemeklerini deneyin.
Online müzeleri keşfedin.
Seyahat yazıları okuyun.
Farklı ülkelerden insanlarla tanışın.
Dil öğrenin.
Harita açın ve hiç gitmediğiniz bir ülkeyi araştırın.
Çocuklarınıza dünyanın sadece doğduğunuz şehirden ibaret olmadığını anlatın.
Çünkü bazen insanın pasaportu yoktur ama merakı vardır.
Ve merak, insanı dünyanın en uzak yerine götürebilen en ucuz bilettir.
⸻
ASIL MESELE NEREYE GİTTİĞİNİZ DEĞİL, DÖNDÜĞÜNÜZDE KİM OLDUĞUNUZ
Bence seyahatin en güzel tarafı dönüş yoludur.
Çünkü insan gittiği yerden sadece hediyelik eşya getirmemeli.
Bir düşünce getirmeli.
Bir hikâye getirmeli.
Bir farkındalık getirmeli.
Bir önyargısını orada bırakmalı.
Bir bakış açısını değiştirmeli.
Bir insanın hayatına başka türlü bakmayı öğrenmeli.
Ve belki de kendisi hakkında hiç bilmediği bir şeyi keşfetmeli.
Çünkü dünyayı gezmek aslında dünyayı tanımaktan çok, kendimizi yeniden tanımaktır.
“Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” sorusuna artık benim cevabım şu:
Çok okuyan, çok gezenin gördüğünü daha iyi anlayabilir.
Çok gezen, çok okuyanın öğrendiğini hayatın içinde sınayabilir.
Ama ikisini bir araya getiren insan…
İşte o, gerçekten dünyayı yaşamaya başlar.
Ve belki de artık sormamız gereken soru şu değildir:
“Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?”
Asıl soru şudur:
“Bize sunulan bu kocaman dünyayı, ömrümüz yettiğince ne kadar merak edeceğiz?”
Çünkü dünya gerçekten çok büyük.
Ömrümüz ise sandığımızdan çok daha kısa.
O yüzden…
Bir gün dünyayı dolaşabilecek kadar paranız olursa, gidin.
Olmazsa şehrinizi dolaşın.
O da olmazsa mahallenizi keşfedin.
Hiçbiri olmazsa pencerenizi açın, gökyüzüne bakın.
Ama sakın merakınızı emekliye ayırmayın.
Çünkü insanın yaşını takvim değil, merakının bittiği gün belirler.
Ve bazen hayatta en büyük yolculuk, bavul hazırlamadan başlar.
Bir kitap açarsınız…
Bir harita açarsınız…
Bir kapı açarsınız…
Ve bir bakmışsınız,
dünya içinizde çoktan yürümeye başlamış.
Kocaman bir dünya keşfettim içimde…
Kalan ömrümü kendime bağışlıyorum!
cümlelerimle yazımı noktalıyorum.
Hadi kalın sağlıcakla !
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: ESARETİN ADI HİÇ DEĞİŞMİYOR, BAĞIMLILIKLAR ! 28 Ekim 2026 Çarşamba
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: BİZİ EN ÇOK YABANCILAR DEĞİL, YAKINLARIMIZ YORUYOR! 27 Ekim 2026 Salı
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: İYİLİK BİLE REKLAM MALZEMESİ OLDU! 22 Ekim 2026 Perşembe
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: KALABALIKLAR ÇOĞALDI, İNSANLIK EKSİLDİ! 20 Ekim 2026 Salı
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: BU TOPLUMUN EN BÜYÜK SORUNU: HERKESİN KENDİNİ İSTİSNA SANMASI! 16 Ekim 2026 Cuma
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: ÇOCUKLARA KAZANMAYI ÖĞRETİYORUZ DA KAYBEDERKEN İNSAN KALMAYI NEDEN ÖĞRETEMİYORUZ? 14 Ekim 2026 Çarşamba
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: SÖZ VERMEK KOLAY, SÖZÜNÜN ARDINDA DURMAK MESELE 12 Ekim 2026 Pazartesi
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: OĞLUNU KENDİNE DEĞİL, HAYATA BAĞLA ANNE! 11 Ekim 2026 Pazar
- SEN GÜÇLÜSÜN DEDİLER, SIRTINA BÜTÜN HAYATI YÜKLEDİLER 10 Ekim 2026 Cumartesi
- Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: AŞKIN YAŞI OLUR MU? 07 Ekim 2026 Çarşamba