Tuğba Tunalı
Tuğba Tunalı

Tuğba Tunalı Köşe Yazısı Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: BİR ZAMANLAR İSTANBUL’DA KOMŞULUĞUN DİLİ YOKTU

02 Ekim 2026 20:22
Tuğba Tunalı Köşe Yazısı

 

Türklerin ve Rumların aynı sokağın sesine, aynı denizin kokusuna, aynı sofranın sıcaklığına karıştığı günlerden bugüne…

İstanbul’un bazı sokaklarında hâlâ geçmişin ayak sesleri duyulur.

Bir Rum evinin ahşap kepenginde, eski bir Türk konağının cumbasında, Büyükada’da denize bakan yıpranmış bir köşkte, Heybeliada’nın sessiz bir sokağında…

Bir zamanlar bu şehirde insanlar yalnızca aynı yerde yaşamazdı.

Birbirlerinin hayatına dokunurdu.

Türk’ün evinden yükselen yemek kokusu Rum komşunun penceresine ulaşır, Rum hanenin mutfağından çıkan bir tabak yemek Türk komşunun kapısını çalardı.

Birinin çocuğu hastalandığında öteki evin kapısı kapanmazdı.

Bir cenazede dil, din, mezhep susar; insanlık konuşurdu.

Bir bayramda biri diğerinin kapısını çalar, paskalyada başka bir evden çörek kokusu yükselirdi.

Bugünden bakınca insana neredeyse masal gibi geliyor.

Ama İstanbul’un çok kültürlü geçmişi yalnızca eski fotoğraflarda değil, şehrin hafızasında hâlâ yaşayan bir gerçekliktir.

Elbette bu hikâyeyi kusursuz bir kardeşlik masalına çevirmek doğru olmaz. Osmanlı İstanbul’unda Türklerle Rumların ilişkileri her zaman eşit, sorunsuz ve romantik değildi; siyasal gerilimler, toplumsal ayrımlar ve tarih boyunca yaşanan acılar da vardı. Fakat gündelik hayatın içinde yan yana yaşayan insanların kurduğu komşuluk, ticaret, dostluk ve kültürel alışveriş de İstanbul’un tarihinin inkâr edilemez parçalarından biridir.

Ben biraz da o gündelik hayatın güzelliğini anlatmak istiyorum.

Çünkü tarih bazen padişahların, savaşların ve anlaşmaların arasına sıkışıyor.

Oysa bir şehri asıl anlatan şey, sabah kapısını açan insanıdır.

⸻

İSTANBUL’DA BİR SOKAK DÜŞÜNÜN…

Sokağın bir tarafında ahşap bir Türk evi…

Diğer tarafında Rum ailesinin yaşadığı zarif bir konak…

Pencerelerden tül perdeler sarkıyor.

Cumbalar sokağa doğru uzanmış.

Taş duvarların arasında sardunyalar…

Kapı önlerinde birkaç sandalye…

Ve akşamüstü İstanbul’un o meşhur ışığı…

Bir evden Türk kahvesinin kokusu geliyor.

Öteki evde yemek hazırlanıyor.

Bir çocuk sokağın ortasında oynuyor.

Annesi pencereden sesleniyor:

“Akşam olmadan eve gel!”

Karşı komşunun çocuğu da aynı sokakta büyüyor.

Belki biri Türkçe konuşuyor, diğeri Rumca.

Ama çocukların oyun dili ortak:

Toprak, deniz, kahkaha ve merak.

Çocukluk zaten böyledir.

Büyüklerin çizdiği sınırları bilmez.

⸻

ADALARDA BAŞKA BİR İSTANBUL VARDI

Büyükada’ya çıkıp eski köşklerin arasından yürüdüğünüzde, yalnızca mimariye bakmazsınız.

Bir zamanların çok kültürlü İstanbul’undan geriye kalan sessiz bir albümün sayfalarında dolaşırsınız.

Büyükada, Heybeliada, Burgazada ve Kınalıada…

Rumların, Türklerin, Ermenilerin, Yahudilerin ve farklı toplulukların farklı dönemlerde bir arada yaşadığı, yazları geçirdiği, ticaret yaptığı, komşuluk kurduğu yerlerdi.

Özellikle 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında Adalar, İstanbul’un kozmopolit hayatının önemli mekânlarından biriydi.

At arabalarının sesi…

Denizin tuz kokusu…

Köşklerin balkonları…

Bahçelerdeki çiçekler…

İskelede bekleyen insanlar…

Ve akşamüstü eve dönen vapurlar…

Bir başka İstanbul vardı orada.

Daha yavaş.

Belki de bu yüzden insanlar birbirlerini görmeye daha çok vakit buluyordu.

⸻

RUM EVİ, TÜRK EVİ… AMA İKİSİNDE DE AYNI SICAKLIK

İstanbul’un eski evlerine baktığınızda mimarinin de bu ortak hayatın izlerini taşıdığını görürsünüz.

Rumların yaşadığı bazı ahşap evlerde ve konaklarda cumbalar, yüksek pencereler, geniş balkonlar ve süslü cephe detayları dikkat çekerdi.

Türk evlerinde ise mahremiyeti gözeten iç düzen, kafesli pencereler, cumbalar, sofa çevresinde şekillenen odalar ve ahşap işçiliği öne çıkardı.

Ama şehir yaşadıkça bu mimari sınırlar da birbirine karıştı.

Aynı ustanın elinden çıkmış olabilecek ahşap işçiliğinde, aynı İstanbul ışığının vurduğu pencerelerde, aynı bahçelerde yetişen çiçeklerde birbirinden izler görmek mümkündü.

Çünkü İstanbul hiçbir zaman tek renkten oluşan bir şehir değildi.

İstanbul, renklerin birbirine karıştığı bir şehirdi.

Belki de güzelliği tam olarak buradan geliyordu.

⸻

SOFRADA SINIRLAR DAHA DA İNCELİRDİ

İstanbul’un mutfağına bakın.

Ne kadar zor anlarsınız “Bu tamamen onun, şu tamamen bunun.” diye ayırmayı…

Balık sofraları…

Zeytinyağlılar…

Dolmalar…

Pilakiler…

Börekler…

Mezeler…

Tatlılar…

Kahve…

Şarap…

Rakı…

Deniz ürünleri…

Sebze yemekleri…

Hamur işleri…

İstanbul mutfağı yüzyıllar boyunca farklı toplulukların mutfaklarının birbirine temas ettiği büyük bir sofra oldu.

Bir Rum mutfağında pişen yemek, Türk komşunun sofrasına yabancı değildi.

Bir Türk evinde yapılan dolmanın, böreğin, tatlının kokusu Rum komşuya tanıdıktı.

Ve bazen tarifler de komşuluk gibi el değiştirirdi.

“Bunu nasıl yaptın?”

“Şöyle…”

“Bir dahaki sefere bana da tarifini ver.”

Bugün internette milyonlarca tarif var.

Ama eskiden tarifin en güzel hâli bazen komşunun mutfağından geçerdi.

⸻

BİR TABAK YEMEĞİN ANLATTIĞI ŞEY

Şunu çok düşünüyorum:

İnsanlar eskiden neden bir tabak yemeği bu kadar kolay paylaşabiliyordu?

Çünkü yemek yalnızca yemek değildi.

“Seni düşündüm.” demenin başka biçimiydi.

Bir evde fazla börek yapılırdı.

Komşunun kapısı çalınırdı.

“Size de gönderdim.”

Belki küçük bir tabak…

Belki üç parça…

Ama o tabağın içinde yalnızca yemek olmazdı.

Bir selam olurdu.

Bir hatır olurdu.

Bir “İyi misiniz?” olurdu.

Bugün birine yemek göndermek için uygulamaya giriyoruz.

Adres yazıyoruz.

Karttan ödeme yapıyoruz.

Yemek kapıya geliyor.

Ama bazen kapıyı çalan insanın kendisini kaybediyoruz.

⸻

İSTANBUL’UN EN GÜZEL SESİ BELKİ DE İNSAN SESİYDİ

Eski İstanbul’u anlatan metinlerde ve hatıralarda beni en çok etkileyen şeylerden biri, şehrin çok sesliliği.

Türkçe…

Rumca…

Ermenice…

Ladino…

Fransızca…

İtalyanca…

Çarşıların, iskelelerin, meyhanelerin, dükkânların, mahallelerin içinde birbirine karışan sesler…

Şehir dediğimiz şey zaten biraz da budur.

Aynı sokakta farklı insanların farklı dillerle hayat kurabilmesi…

Birinin diğerinin dilini tam olarak anlamasa bile niyetini anlayabilmesi.

Belki de gerçek komşuluk budur.

Aynı düşünmek değil.

Farklıyken birbirine insan olarak bakabilmek.

⸻

ADALARDA AKŞAM BAŞKA İNERDİ

Bir Büyükada akşamını hayal edin.

Güneş yavaşça denizin üzerine düşüyor.

Köşklerin pencerelerinde sarı ışıklar yanıyor.

Bahçelerden çiçek kokuları geliyor.

Bir evde sohbet var.

Başka bir evde yemek hazırlanıyor.

Uzakta vapurun sesi…

Sokakta bisiklet…

Denizden gelen serinlik…

Ve insanlar birbirlerini tanıyor.

Belki aynı fikirde değiller.

Belki aynı dine mensup değiller.

Belki aynı dili konuşmuyorlar.

Ama aynı sokağın insanları.

Bugünün apartmanlarında ise bazen yan dairede kimin yaşadığını bile bilmiyoruz.

Aynı asansöre biniyoruz.

Göz göze geliyoruz.

“İyi akşamlar.” demeye üşeniyoruz.

Sonra da yalnızlıktan şikâyet ediyoruz.

⸻

BİZ NEYİ KAYBETTİK?

Belki Rum komşumuzu değil yalnızca.

Belki eski İstanbul’un kendisini de kaybettik.

Çünkü o şehir bize şunu öğretiyordu:

Birlikte yaşamak, birbirine benzemek değildir.

Bir Türk, Rum komşusunun inancını paylaşmadan onun yasına ortak olabilir.

Bir Rum, Türk komşusunun bayram sevincine eşlik edebilir.

Bir insan diğerinin hayatını tamamen anlamadan ona saygı duyabilir.

İşte medeniyet biraz da budur.

Bugün ise farklı olana tahammül etmekte zorlanıyoruz.

Bir insanın fikrini beğenmiyorsak insanın kendisini de silmek istiyoruz.

Oysa eski İstanbul’un en güzel taraflarından biri, farklılıkların şehrin karakterini oluşturmasıydı.

⸻

VE SONRA TARİH DEĞİŞTİ…

İstanbul’un Rum toplumu zaman içinde savaşlar, siyasal gerilimler, ekonomik ve toplumsal dönüşümler, 20. yüzyılın çeşitli kırılmaları ve göçlerle büyük ölçüde azaldı.

Bir zamanlar Rumca konuşulan sokaklar sessizleşti.

Bazı evlerin kapıları bir daha açılmadı.

Bazı sofralar dağıldı.

Bazı aile fotoğrafları bavullara kondu.

Bazı komşulukların yerinde yalnızca hatıralar kaldı.

Ve şehir, farkında olmadan kendi seslerinden bazılarını kaybetti.

Bugün eski bir Rum evinin önünden geçerken yalnızca güzel bir mimariye bakıyorsak, aslında eksik bakıyoruz.

O evin içinde kimlerin yaşadığını…

Kimlerin güldüğünü…

Kimlerin kavga edip barıştığını…

Kimlerin yemek pişirdiğini…

Kimlerin pencereden denizi seyrettiğini…

Kimlerin bir sabah bavulunu alıp gittiğini…

Düşünmek gerekiyor.

Çünkü evlerin de hafızası vardır.

⸻

BELKİ DE İSTANBUL BİZE SON BİR ŞEY SÖYLÜYOR

İstanbul bugün hâlâ bütün bu hikâyelerin üzerinde duruyor.

Rum kilisesinin çanı…

Caminin ezanı…

Vapur düdüğü…

Balıkçıların sesi…

Sokakların gürültüsü…

Ve Boğaz’ın hiç susmayan suyu…

Hepsi aynı şehrin içinde.

Ben bazen İstanbul’un eski sokaklarında yürürken şunu düşünüyorum:

Keşke geçmişte yaşayan insanların birbirlerine nasıl baktığını bugünün insanı biraz daha hatırlayabilse.

Keşke farklılıklarımızı tehdit değil, şehrin zenginliği olarak görebilsek.

Keşke bir tabak yemeği paylaşmanın, bir komşunun kapısını çalmanın, bir yabancının hâlini sormanın ne kadar büyük bir medeniyet göstergesi olduğunu yeniden anlayabilsek.

Çünkü İstanbul’u İstanbul yapan yalnızca Boğaz değildi.

Ne saraylardı.

Ne köşkler.

Ne vapurlar…

İstanbul’u İstanbul yapan, aynı gökyüzünün altında birbirinden farklı insanların birbirlerinin hayatına dokunabilmesiydi.

Ve belki de bugün Adalar’ın eski ahşap evlerine baktığımızda gördüğümüz şey yalnızca geçmiş değildir.

Bir ihtimaldir.

Bir hatırlatmadır.

Bir özlemdir.

Bize sessizce şunu söyler:

“Farklı olabilirsiniz.
Aynı sofraya oturabilirsiniz.
Aynı sokağı paylaşabilirsiniz.
Birbirinizi değiştirmeden sevebilir, birbirinize benzemeden kardeşçe yaşayabilirsiniz.”

İstanbul bunu bir zamanlar denedi.

Ve belki şehrin en güzel hatırası da tam olarak budur:

Birbirine benzeyen insanların değil, birbirinden farklı insanların aynı şehri güzelleştirmiş olması.

Sezen Aksu’ nun Ah İstanbul şarkısı dilimde ve ben kalemi usulca bırakıyorum.
Hadi kalın sağlıcakla !

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
Black Coffe & Tea
Deneme 1
X