Tuğba Tunalı
Tuğba Tunalı

Tuğba Tunalı Köşe Yazısı Tuğba Tunalı Köşe Yazısı: 90’LARDA ÇOCUK OLMAK: BİR NESLİN İÇİNDEN GEÇEN ŞARKILAR

26 Eylül 2026 16:48
Tuğba Tunalı Köşe Yazısı

 

Bir nesli bu kadar özleten şey gerçekten o yıllar mıydı, yoksa o yıllarda olduğumuz insan mı?

Bugün kırklı yaşlarında olan birine 90’lardan tek bir şarkı dinletin.

Bakın ne oluyor…

Bir anda yüzündeki ifade değişiyor.

Belki yıllardır duymadığı bir şarkının ilk birkaç notasını duyuyor ve gözlerinin önünden bir evin salonu geçiyor. Annesinin mutfaktan gelen sesi, babasının eve dönüş saati, okul çantası, mahalledeki arkadaşları, ilk bisikleti, ilk heyecanı…

Bir şarkı çalıyor ve kırk beş yaşındaki insan, birkaç saniyeliğine on beş yaşına dönüyor.

İşte 90’ların sırrı biraz da burada.

Biz o yılları sadece yaşamadık.

O yılları içimize kaydettik.

Bugün hâlâ “90’lar” dediğimizde gözlerimizin önüne yalnızca eski televizyonlar, kasetler, Walkman’ler, rengârenk kıyafetler ya da dönemin pop yıldızları gelmiyor.

Bir ruh hâli geliyor.

Daha yavaş akan bir hayat…

Daha uzun süren yaz akşamları…

Kapı önlerinde bitmeyen sohbetler…

Akşam ezanına kadar süren oyunlar…

Bir arkadaşın ev telefonunu arayıp annesinin açması ve utanarak “Müsait mi?” diye sormak…

Ve belki de bugün en çok özlediğimiz şey:

Henüz hayatın bizi ne kadar yoracağını bilmemek.

Şimdi o çocuklar kırklı yaşlarında.

Kimi yönetici, kimi öğretmen, kimi doktor, kimi esnaf, kimi sanatçı, kimi evinin ve ailesinin görünmeyen kahramanı…

Ama nedense yüzlerine baktığınızda hâlâ bir yerlerde o çocuk duruyor.

Peki neden?

Gerçekten genetik mi?

Beslenme mi?

Sokağın, mahallenin, oyunun ve imkânsızlıkların verdiği yaratıcılık mı?

Yoksa biz gerçekten “efsane bir nesil” miydik?

Büyüklerimize karşı neden daha sabırlıydık?

Neden yoklukla büyüyen çocukların hayalleri bu kadar büyüktü?

Ve bugün 2000’lerde doğan gençler neden bizim çocukluğumuzu kendi nostaljileri hâline getirdi?

Kasetleri hiç kullanmamış bir kuşak neden kasetçalar satın alıyor?

90’ların şarkılarını yaşamamış gençler neden o şarkıları ezbere biliyor?

Belki de daha ilginç olan şu:

Dünya neden hâlâ 90’lara geri dönüp duruyor?

Çünkü bazı dönemler yalnızca bir dönem değildir.

Bazı dönemler, bir neslin hafızasına dönüşür.

Ve 90’lar…

Galiba tam olarak böyle bir yer.

Bir takvim yaprağı değil; hâlâ içinde yaşadığımız bir çocukluk.

90’LARIN YAVAŞLIĞI, BUGÜNÜN HIZI

90’ları bugünün dijital dünyasıyla karşılaştırınca, aslında özlediğimiz şeyin yalnızca eski şarkılar ya da renkli kıyafetler olmadığını daha iyi anlıyoruz.

O yıllarda hayatın bir ritmi vardı.

Bir filmi izlemek için televizyonda yayınlanmasını beklerdik. Bir şarkıyı dinlemek için radyoda çalmasını kollardık. Sevdiğimiz sanatçının klibini yakalayınca televizyonun karşısında sessizce oturur, reklam girerse kanalı değiştirmeye bile kıyamazdık.

Bugün ise istediğimiz şarkıya saniyeler içinde ulaşıyoruz. Filmler, diziler, haberler, alışveriş, arkadaşlar, hatta dünyanın öbür ucundaki insanların hayatları cebimizde.

Eskiden bilgiye ulaşmak zordu; bugün bilgiden uzaklaşmak zor.

Eskiden bir şarkıyı bulmak için beklerdik; bugün milyonlarca şarkı arasında ne dinleyeceğimizi seçemiyoruz.

Eskiden fotoğraf çekmek sınırlıydı; bugün her anımızı kaydediyoruz ama çoğunu gerçekten yaşamaya fırsat bulamıyoruz.

İşte 90’ların nostaljisi biraz da bu çelişkiden besleniyor:

O zamanlar daha az şeye sahiptik ama sahip olduğumuz şeylere daha uzun süre bağlanıyorduk.

Bir kaset, yalnızca müzik taşımazdı. Üzerine yazılmış isim, kenarına yapıştırılmış etiket, defalarca sarılmış bant ve kapağındaki çizikler, o kasetin kimden geldiğini, hangi yaz yaşandığını, hangi duyguyla dinlendiğini anlatırdı.

Bugün bir şarkıyı tek tuşla açıyoruz. Fakat o şarkının hayatımızdaki yeri, bazen bir uygulamadaki çalma listesine sıkışıp kalıyor.

90’larda bir fotoğrafın değeri, kusursuz olmasından değil, az bulunur olmasından gelirdi. Fotoğraf makinesinde 24 poz vardı. Herkes aynı anda gülümseyemez, gözünü kırpamaz, “Bir daha çekelim” diyemezdi. O yüzden kötü çıkan fotoğraflar bile saklanırdı.

Bugün yüzlerce fotoğraf çekiyoruz. En güzelini seçiyor, diğerlerini siliyor, sonra seçtiğimiz fotoğrafı da bir filtreyle değiştiriyoruz.

Eskiden fotoğraflar yaşanmış anların kanıtıydı.

Şimdi bazen yaşanmamış bir hayatın vitrini oluyor.

BAĞLANTI ÇOĞALDI, YAKINLIK AZALDI

90’larda bir arkadaşımıza ulaşmak için ev telefonunu arardık. Telefonu annesi, babası ya da kardeşi açabilirdi. Birkaç saniyelik o bekleyişte insan hem heyecanlanır hem de nasıl konuşacağını düşünürdü.

Bugün herkes ulaşılabilir durumda.

Mesaj atıyoruz, çevrim içi olduğunu görüyoruz, cevap vermeyince son görülme zamanına bakıyoruz. Bir insanın nerede olduğunu, ne yaptığını, kiminle olduğunu çoğu zaman biliyoruz.

Ama bütün bu bağlantıya rağmen, birbirimize gerçekten ne kadar yakınız?

90’larda bir arkadaşla buluşmak için önceden sözleşmek gerekirdi. Buluşma gerçekleştiğinde herkes oradaydı; çünkü kimse masanın altında başka bir dünyaya açılan ekran taşımıyordu.

Bugün aynı masada oturan dört kişi, dört farklı ekrana bakabiliyor.

Yanımızdaki insanın yüzünü değil, uzaktaki insanların hayatını izliyoruz.

Belki de 90’ları özlememizin en somut nedenlerinden biri bu:

O yıllarda insanlar birbirlerinin hayatını takip etmiyordu; birbirlerinin hayatına gerçekten katılıyordu.

Bir komşunun kapısını çalmak, bir arkadaşın evine habersiz gitmek, sokakta karşılaşınca uzun uzun konuşmak sıradan davranışlardı.

Bugün ise birinin hayatına girmek için önce takip isteği gönderiyoruz.

BEKLEMEK, MUTLULUĞU BÜYÜTÜYORDU

Dijital dünya bize hız kazandırdı ama bekleme duygusunu elimizden aldı.

Oysa beklemek, bir şeyin değerini artırırdı.

Yeni bir albümün çıkmasını beklemek…

Bir dizinin yeni bölümünü beklemek…

Mektup beklemek…

Bayramı beklemek…

Yaz tatilini beklemek…

Birinin aramasını beklemek…

Bugün her şey anında olduğu için hiçbir şeyin heyecanı uzun sürmüyor.

Bir şarkıyı keşfediyoruz, birkaç gün içinde tüketiyoruz.

Bir diziyi bir gecede bitiriyoruz.

Bir haber gündeme geliyor, birkaç saat sonra başka bir haberin altında kayboluyor.

Bir insanla tanışıyoruz, daha onu tanımadan sosyal medya hesaplarını inceliyor, hayatının özetini çıkarıyor, merak edecek pek az şey bırakıyoruz.

90’larda ise hayatın bazı güzellikleri bize hemen teslim edilmiyordu.

Belki de bu yüzden daha derin iz bırakıyordu.

Beklemek, duyguların mayalanma süresiydi.

BUGÜNÜN ÇOCUKLARI NEDEN 90’LARI ÖZLÜYOR?

2000’lerde doğan gençlerin 90’lara duyduğu ilgi ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Çünkü onların çoğu o yılları ya hiç yaşamadı ya da hatırlayacak kadar büyümemişti.

Ama aslında onlar 90’ları değil, 90’ların temsil ettiği hayatı özlüyor olabilirler.

Daha az gösterişli ama daha sahici ilişkileri…

Sürekli çevrim içi olma zorunluluğunun olmadığı bir hayatı…

Her an değerlendirilme, beğenilme ve karşılaştırılma baskısının bulunmadığı bir dünyayı…

Bugünün gençleri, daha doğdukları andan itibaren dijital bir kalabalığın içinde büyüyor. Ne giydikleri, nasıl göründükleri, nerede oldukları, ne kadar başarılı oldukları sürekli görünür durumda.

90’lar ise onlara daha mahrem, daha yavaş ve daha insani görünüyor.

Kasetçalar satın almaları, eski şarkıları dinlemeleri, 90’lar modasını taklit etmeleri yalnızca bir moda akımı değil.

Bu, biraz da dijital dünyanın yoruculuğuna karşı verilmiş sessiz bir tepki.

Ekranların çoğalmasına karşı dokunulabilir şeylere duyulan özlem.

Plak, kaset, fotoğraf albümü, mektup, eski kitap, analog saat…

Bunların hepsi kusurlu ama gerçek nesneler.

Dijital dünyada her şey kolayca silinebilir, değiştirilebilir ve yeniden üretilebilir. Oysa eski bir fotoğrafın kenarındaki kıvrım, bir kasetin kopmuş bandı ya da yıllar önce yazılmış bir not, zamanın gerçekten geçtiğini gösterir.

90’LAR GERÇEKTEN DAHA MI GÜZELDİ?

Belki de hayır.

90’ların da ekonomik sıkıntıları, toplumsal sorunları, eşitsizlikleri ve kendi zorlukları vardı. O yıllarda herkes mutlu değildi. Her çocuk güvenli sokaklarda büyümedi. Her aile huzurlu değildi.

Nostalji, geçmişin bütün gerçeklerini değil, hafızamızın seçtiği parçaları öne çıkarır.

Biz çoğu zaman 90’ların tamamını değil, kendi 90’larımızı özlüyoruz.

Çocukluğumuzu…

İlk arkadaşlıklarımızı…

Aile sofralarını…

Mahalledeki sesleri…

Henüz kaybetmediğimiz insanları…

Henüz büyümediğimiz günleri…

Bu yüzden 90’lar bazen olduğundan daha güzel görünür. Çünkü o yılların içine kendi gençliğimizi, umutlarımızı ve kayıplarımızı da yerleştiririz.

Yine de bu, özlemi değersiz kılmaz.

Çünkü nostalji geçmişi olduğu gibi geri getirmez; bize bugün neyi kaybettiğimizi gösterir.

ASIL ÖZLEDİĞİMİZ ŞEY NE?

Belki de 90’ların nostaljisi, teknolojinin kendisine karşı bir özlem değil; teknolojinin hayatımızı tamamen ele geçirmesinden önceki dengeye duyulan özlem.

Telefon vardı ama hayatın tamamı telefon değildi.

Televizyon vardı ama evin bütün odalarına dağılmıyordu.

Müzik vardı ama her an her yerde değildi.

Fotoğraf vardı ama her saniyeyi kaydetme zorunluluğu yoktu.

İnsanlar birbirini arıyordu ama birbirini sürekli denetlemiyordu.

Çocuklar oyun oynuyordu ama oyunlar onları izlemiyordu.

Bugün dijital dünya bize büyük kolaylıklar sağlıyor. Uzakları yakın ediyor, bilgiye erişimi hızlandırıyor, üretmeyi ve paylaşmayı kolaylaştırıyor.

Fakat aynı dünya, dikkatimizi parçalıyor, sabrımızı azaltıyor ve hayatımızı sürekli sergilenmesi gereken bir projeye dönüştürüyor.

90’ların özlemi belki de bu yüzden bitmiyor:

Çünkü o yıllar bize, hayatın her anının kaydedilmeden de değerli olabileceğini hatırlatıyor.

Bir akşamı paylaşmadan yaşayabilmeyi…

Bir şarkıyı tüketmeden dinleyebilmeyi…

Bir insanı araştırmadan tanımayı…

Bir fotoğrafı kusurlarıyla saklamayı…

Bir çocuğun sıkılmasına izin vermeyi…

Ve bazen hiçbir şey yapmadan yalnızca beklemeyi…

SON SÖZ

90’lar gerçekten efsane bir nesil miydi, yoksa biz o yıllarda daha mı gençtik?

Belki ikisi de biraz doğru.

O nesil, yoklukların içinde yaratıcılık geliştirdi. Beklemeyi, paylaşmayı, yüz yüze konuşmayı ve elindekinin kıymetini bilmeyi öğrendi.

Bugünün gençleri ise başka bir dünyanın becerilerine sahip. Bilgiye hızla ulaşıyor, farklı kültürlerle kolayca bağ kuruyor, kendini ifade etmek için daha fazla araca sahip.

Mesele bir kuşağı diğerinden üstün ilan etmek değil.

Mesele, geçmişin bize ne öğretebileceğini fark etmek.

90’ların çocukları bugünün dijital dünyasında yaşamaya devam ediyor. Mesajlaşıyor, çevrim içi toplantılara katılıyor, sosyal medyada dolaşıyor, dijital müzik dinliyor.

Ama içlerinde hâlâ bir yerlerde, akşam ezanını bekleyen o çocuk var.

Belki de bu yüzden eski bir şarkı çaldığında zaman bir anlığına duruyor.

Çünkü o şarkı bize yalnızca geçmişi hatırlatmıyor.

Bize, hızlanmadan önce nasıl yaşadığımızı hatırlatıyor.

90’lar bir takvim yaprağı değil; dijital çağın ortasında hâlâ aradığımız bir yavaşlık, bir yakınlık ve biraz da kendimiziz.
Bugünlük benden bu kadar…
Yazarken geçmişe yolculuk yaptım ahh ahh !
Hadi kalın sağlıcakla!

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
Black Coffe & Tea
Deneme 1
X