Eğitimci Yazar Hayri Bostan Yazısı "HAYATIMIZIN FİNAL SEYAHATİ GİBİ"

14 Eylül 2026 10:36
Güzel ülkemizin birçok bölgelerini ve şehirlerini gezmek, görmek nasip oldu. Doğu Anadolu gibi, Elâzığ ve Harput gibi, Bitlis-Ahlat gidip gitmek ve görmek istediğim yerler vardı ama bugüne kadar mümkün olmamıştı.

 

1972’lerden beri ortaokulda, lisede ve üniversitede hep arkadaşlığımız yarım asrı aşan bir süredir süren arkadaşım Prof. Dr. Salih Pay bu hayalimizi gerçekleştirecek bir program yaptı ve bizlere teklif etti. Önce kabul edip sonradan mazeret bildirerek vazgeçen iki arkadaşımızın yerine Salih Hocanın iki eniştesi eklendi.

Hepimiz yaşımızı başımızı almış, acaba böyle bir yolculuğa dayanabilir miyiz korku ve endişesiyle; ama belki de hayatımızda bu çapta bir seyahati son yapacak olmamız düşüncesiyle hemen kabul ettim.

Salih Hocanın sekiz artı bir güzel bir minibüsü var. Seyahati onunla yapacağız. Yolun uzunluğunu düşünerek “acaba Van’a uçakla gidip orada araba mı kiralasak” diye de düşündük ama güzergâhımızda ille de görmek istediğimiz yerler olunca karayoluyla gitmeye karar verdik.

Bir arkadaşımızın işi dolayısıyla pazar günü öğleden sonra müsait olacak olması dikkate alınarak yola çıkışımız 11 Haziran 2023 Pazar günü öğleden sonraya planlandı. Bir arkadaşımızın işleri dolayısıyla bir hafta ertelemiştik; ama o işlerinin uzadığını belirterek katılmaktan vazgeçti.

Belirtilen saatte buluştuk.

Güzergahımızda Göynük ve Beypazarı da vardı. Geç kalacağımızı düşünerek baştan bu iki yeri eledik.

Yola çıktık. İlk hedefimiz Kırşehir.

Tevafuken bizim de hocamız olan Prof. Dr. Mikail Bayram’ın son günlerde üç tane konuşmasını izledim. Her konuşmada Ahi Evran da vardı. Mikail Bayram Hoca Ahi Evran’ın herkesin çok iyi bildiği Nasrettin Hoca olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Herkese gelmese de bana çok inandırıcı geldi. Yani konuşmalarından ikna oldum. Mikail Hoca bizim derslerimize girmiş bir akademisyen. Çok çalışkan ve çok üretken, ufku açık bir hoca. Bunu Türkiye’de az çok okuyan, araştıran ve hocayı az çok tanıyan herkes bilir. Dolayısıyla İzmit ile Kırşehir arasında bu konuyu dile getirmeye çalıştım. Tabii ki izlememiş olanlardan bazı itirazlar geldi. Hatta bir arkadaşımız “yahu İzmit’ten beri Mikail Bayram Mikail Bayram diye kafamızı şişirdin demez mi? İncindim doğrusu ama yutkunup geçtim.

Çok konuşmak kimsenin tasvip etmediği bir şeydir; ama böyle uzun yollarda bizim Mehmet Akif Yazar gibi de suspus oturmak, her söylenene itaat etmek, bir görüş ileri sürmemek midir ideal olan? Bana öyle geliyor ki millet olarak bazı ortak özelliklerimiz ve de sorunlarımız var. Bunlardan biri karşılıklı birbirimize saygı duyarak, ciddiyetle konuşamamaktır. “İnsanlar konuşa konuşa anlaşır, hayvanlar koklaşa koklaşa…” denilmiştir. Bizim insanlarımız rahmetli Yaşar Kaplan’ın ifadesiyle konuşmayı beceremiyor ve koklaşarak, yani dedikodularla, yalan yanlış haberlerle birbirimizi anlamaya çalışıyoruz ve dolayısıyla çoğunlukla yanlış anlıyoruz. İnsanın insanı doğru anlamak gibi bir sorunsalı olmalıdır. Bu durum komşuluklarda, akrabalıklarda, arkadaşlıklarda, siyasette, ticarette, her alanda vardır.
Kars’ta bu seyahatimizle ilgili sabah namazından sonra oturdum bir yazı yazdım. Yazıyı arkadaşlarımla paylaştım. Okuyan arkadaşlar beğendiler. Bir tanesi üzerine alındı ve çok sert tepki gösterdi. O kadar ki doğrusu anlayamadım. Hakaret yok, sövme yok, kötü hiçbir şey yok ama adam buna çok kızdı. Öteki bir arkadaş da okumadan eleştirmeye kalkıştı ve o arkadaşa destek oldu. “12 Kızgın Adam” filmindeki gibi bazı gerginlikler yaşamaya başladık. Bence bunun nedeni aşırı yorgunluk, uykumuzu alamamış olmamız, biraz da samimiyetimiz. Çünkü bazı arkadaşlar mesela bazı insanlara karşı çok saygıdeğer, çok centilmen, çok bir beyefendi davranırken nasıl olur da bir arkadaşına karşı ağza alınmayacak sözlerle hakaret edebilir. Bence bunun nedeni, biz millet olarak samimiyeti, centilmenliği, nezaketi, zarafeti sadece rol olarak oynamaya çalışıyoruz. Yani içselleştiremiyoruz. Ufacık bir sorun karşısında ise o rol kişiliğimiz gidiyor gerçek kişiliğimiz geri geliyor. Bunu hiç kimseye laf sokmak, kimseyi eleştirmek için söylemiyorum. Hepimiz biraz böyleyiz. Böyle olmamızda bir sorun da yok aslında. Toplumun tamamına yakını böyle zaten. Bizim böyle olmamızda değil, başka bir kişiliği rol olarak oynuyor olmamızda sorun var. Adam bir kurumda müdür olmuş diyelim, konuşmaya başlarken protokolü sayması, sayarken hiyerarşik hatalar yapması, “hanımefendiler, beyefendiler” demesi, hepsi yapmacık ve sırıtıyor. Çevremizde doğal değil de adeta değnek yutmuş insanlar dolaşır oluyor. Düne kadar adıyla hitap ettiğimiz bir arkadaşımız bir mevki ya da makama geldiği zaman isminin başına “sayın” sözcüğünü oturtuyoruz. Tamam, resmiyette öyle davranalım; ama aramızda nasıl davranacağız? Aramızda, hele de böyle bir seyahatte elbette ki senli benli davranacağız. Tam anlatamadığımı hissediyorum. Yani dünkü çocukluk arkadaşlarınız ne yapsanız size kızıyorlar, bağırıyor, çağırıyor, fırça atıyor, dalga geçiyor, ağıza alınmayacak sözler kullanabiliyor. Aslında kendisi öyle birisi değil. İnsanlar onu saygıdeğer, hürmete değer birisi olarak görüyorlar, öyle biliyorlar.

Bu cıvıklık nereden kaynaklanıyor? Açık konuşmak gerekirse kendimizden kaynaklanıyor. Spontane davranıyoruz, doğal davranıyoruz. Olduğumuz gibi görünüyor, göründüğümüz gibi olmaya çalışıyoruz ama olmuyor. Daha doğrusu yanlış oluyor. Bir insan kendi sınırlarını çizmeli ve o sınırları kimsenin ihlal etmesine müsaade etmemelidir.

“Babam ve Oğlum” filminde Fikret babasının isteği dışında bir okula gider ve solcu olur. Sonunda hastalanır ve öleceğini anlar, oğlu Deniz’i köye, ailesinin yanına götürür. Bir ara kasabanın gençleri bir su kenarında bir araya gelirler. Hem rakı içer hem de fikir tartışması yaparlar. Halit Ergenç de vardır o sahnede. Birbirlerine saygılı, birbirlerine yetişkin tavırlarını hiç unutamam. Bizler bu seviyeyi bazen sempatik olmak uğruna, bazen samimiyet uğruna harcıyoruz. Bir türlü yaşımızın başımızın, taşıdığımız toplumsal değerin gerektirdiği gibi davranamıyoruz. Bu da ilişkilerimizi bozuyor. Halbuki “kendine yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkalarına yapma” prensibine uysak sorun kalmayacak.

Yağmurlu, bulutlu, serin bir havada uzun bir yolculuktan sonra akşam namazına kısa bir süre kala Kırşehir Ahi Evran Camiine vardık.

KIRŞEHİR

Kırşehir bana çok mütevazı bir şehir gibi geldi. Aynı şeyi ilk kez gittiğimde Hacıbektaş’ta da hissetmiştim. Öyle insanın başını döndüren dev binalar yoktu. Dümdüz bir şehir. Pırıl pırıl caddelerinden süzülerek Ahi Evran Külliyesi’nin bir tarafına park ettik ve avluya geçtik. Caminin önündeki geniş alanın ortasında Ahi Evran’ın heybetli bir heykeli vardı. Hava kararmadan fotoğraflar çektik. Abdestlerimizi alıp akşam namazı için camiye girdik. Namazdan sonra imamla ve müezzinle tanıştık. Daha önceden rezervasyon yaptığımız öğretmenevini sorduk. Hemen Ahi Evran’ın bitişiğindeymiş meğer.

Namazdan sonra bir pide salonuna giderek akşam yemeğimizi yedik. Yatsı namazına hemen yakındaki Cacabey(1240-1301) Medresesi ve camiine gittik. Namazdan sonra Salih Hocanın tanıdığı bir arkadaşla görüştük. O bizleri çay içmeye davet etti. Yemekten sonra çaysamışız iyice. Birkaç çay devirdik.

Ah! Devirmez olaydık. Otele yerleştik. Üçer kişilik odalar. Bir tarafımda Mehmet Abi, öte tarafımda Mehmet Akif Yazar mışıl mışıl uyuyorlar. Mehmet abi yatmadan önce camı açmıştı. İçeriye sivrisinekler doluştu. Arkadaşlarım mışıl mışıl uyurken ben bu sineklerle boğuşup durdum. Hiç uyuyamadım. Ezan okundu ve kalktım. Mehmet Abiyle Ahi Evran camiine gittik. Temiz giyimli, yaşlı amcalar vardı. Bir tanesini rahmetli Agah Hun’a benzettim ama bunu ona söyleyemedim. Türbeyi de ziyaret ederek çıktık, sabah aydınlığıyla bir iki fotoğraf daha çekerek otel döndük. Bu sefer sivrisinekler yok olmuşlardı. Birazcık uyuyabildim.

Sonra kahvaltıya indik. Dişlerimizi fırçalayabildik ve saat sekiz gibi yola çıktık. Şehirden ayrılmadan Aşık Paşa Türbesini de ziyaret ettik ve yola koyulduk. Menzilimiz bu sefer Nevşehir’deki Hacıbektaş külliyesi. İki bin on beşte öteki arkadaş grubumuzla yaptığımız İç Anadolu seyahatimizde ziyaret etmiştim.
Ziyaretimizi tamamlayarak arabaya döndük ve Kayseri’ye doğru yola çıktık.

Uykusuzluktan ve belimin ağrısından mustarip bir vaziyette Kayseri’de arabadan hiç inmedim. Arkadaşlar Hunat Hatun külliyesini ziyarete gittiler ve döndüler. Bu sefer hedefimiz Darende’ye doğru yola çıktık.

DARENDE

Darende’yi de İç Anadolu Seyahatimizde ziyaret etmiş ve hayran kalmıştım.

Darende’de Salih Hocanın tanıdığı bir aileye konuk olduk. Fatih Dokgöz Hoca ve kardeşi Hatice Dokgöz adeta seferber olmuşlar. Birlikte yemeğimizi yedik ve hep birlikte Osman Hulusi Efendi Vakfı’nın çok güzel düzenlediği Somuncu Baba ve çevresini gezdik. Tohma Kanyonu boyunca yürüdük. Planlamamıza göre bu akşam Elâzığ Öğretmenevine varmamız gerekiyordu. Daha önemlisi Keban Barajı üzerine yapılan muhteşem Kömürhan Köprüsü ve çevresini gündüz gözüyle görmekti ama Fatih Hoca bizi bırakmadı. Bizi daha önceki gidişimde görmediğim mekanlara; Hasan Gazi Türbesi’ne ve Günpınar şelalesine götürdü. Çok da güzel oldu.

Fatih Hoca çok sıcakkanlı, samimiyet timsali bir insan. Kardeşi ve çocukları da öyleler maşallah. Somuncu Baba ziyaretinden sonra bizi eski evlerinin olduğu yere götürdüler. Şelale ziyaretinden sonra bizi anayola kadar çıkardılar ve vedalaşıp ayrıldık.

Yavuz Turgul’un Eşkıya filminden kulağıma yerleşmiş “Kömürhan köprüsü Harput’a bakar…” türküsü yankılanarak köprüyü de tünelleri de karanlık dolayısıyla fazla temaşa edemeden geçtik.

ELAZIĞ ve HARPUT

Navigasyon bizi öğretmenevine götürdü götürmesine de restorasyon nedeniyle farklı bir yere taşınmış olduğunu öğrendik. Bu arada Sarıyer İmam Hatip Lisesi’nde birlikte öğretmenlik yaptığımız Elazığ’lı arkadaşımız Murat Katı’yı aradım. O da öğretmenevine doğru geliyordu. Görüşmeyeli otuz yıla yakın zaman geçmişti. Arkadaşlar arabayla öğretmenevini bulmaya gittiler, ben arkadaşımı bekledim. O gelince de birlikte biz de yürüyerek oraya gittik.

Öğretmenevinin geçici olarak taşındığı bu bina zaten bir otelmiş önceden. Dolayısıyla oldukça konforlu bir oteldi, ama sabah kahvaltısı yoktu.

Yola çıkmadan önce whatsapp grubumuza “eşlerine sözü geçenler yollarda yemek için kek, pasta, börek ve benzeri şeyler yaptırabilir” yazmıştım. Bu söze sadece arkadaşımız M. Akif Yazar uymuş. Onun getirdiği yiyeceklerle otel lobisinde bir sehpaya hazırlık yaparak kahvaltı yaptık. O arada Elazığlı olan ve orada öğretmenlik yapan Cahit Demirpolat da geldi. Tanıştık, sohbet ettik ve birlikte Harput’a gitmek üzere çıktık.

24 Ocak 2020’de Elazığ’da o büyük deprem yaşanmıştı. Depremden artık izler silinmiş ve kalmamıştı. Şehrin banliyösündeki sağlam zeminli bölgelere yapılan kalıcı konutları görüyoruz.

Harput tam bir müze şehirdi. Harput Kalesi, Ulucami, kümbetler, anıt mezarlar, Diyanet Eğitim Merkezi ve daha birçok eserle dolu.
Değerli büyüğümüz Mehmet Sait Karaçorlu buralıydı. Vefat ettiğinde cenazesi buraya getirilmiş ve toprağa verilmişti. Kabrini ziyaret etmek ve bir Fatiha okumak istiyordum. Evinde depremzede bir aile yaşıyordu. Kapısını çaldık, bir hanım abla çıktı. Eşi hastaymış. Kabrin yerini bize tarif etti. Tarif edilen yere gittik. Cahit Demirpolat buralı ve o da aramalarımıza yardımcı oldu ama bir türlü bulamadık. Ben bu duruma çok üzüldüm ama yapacak bir şey yoktu. Fatihalarımızı okuduk ve oradan ayrıldık.
Başta Ulucami olmak üzere birçok mekânı ziyaret ettik, fotoğraflar çektik ve Harput’a veda ettik.

Cahit Demirpolat’a veda ederek ayrıldık ve Diyarbakır’a doğru yola çıktık.

DİYARBAKIR

Üstat Sezai Karakoç’u rahmet ve minnetle anarak Ergani’den geçtik. Diyarbakır’ın bir ilçesi olan Eğil’e uğradık. Orada bir baraj ve peygamber kabirleri ya da makamlarını gördük, dualar ettik, fotoğraflar çektik ve döndük.

Eğil yolunda İbrahim adında bir gence rastladık, arabamıza aldık. İbrahim bize Diyarbakır’da ve oradaki ziyaretlerimize rehberlik etti.

2010’da geldiğimde Suriçi’ni gezmiştik. Buralar çok değişmiş. O eski kargaburga binalar kaldırılmış, meydan açılmış, park haline getirilmiş. Hak sahiplerine sur dışında kalıcı villalar yapılmış. Eski anılar üzerine yenilerini ekleyerek dolaştık.
Diyarbakır cıvıl cıvıl… Araç park edecek yer yok. Dolayısıyla Ulucami’yi ziyaret edemeden İbrahim’e veda ederek şehirden ayrıldık. Akşam olmadan Ahlat’a varmamız gerekiyordu.

Batman ve Siirt’i sağımıza alarak ve oralara uğramadan Ahlat’a doğru devam ettik.

AHLAT

İzmit İmam Hatip Lisesi’nden ve Bursa Yüksek İslam Enstitüsü’nden arkadaşımız Ömer Faruk Ergezen akrabası Zübeyir Ergezen’i bizi karşılaması ve ağırlaması için görevlendirmişti. Zübeyir Bey sık sık arayarak nerelerde olduğumuzu soruyordu.

Üç buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Ahlat’a vardık. Zübeyir Bey Ahlat Turizm Müdürünü de almış yanına gelmişti. Müdür Bey bize çok doyurucu bilgiler verdi. Selçuklu mezar başlıkları geniş bir alanı kaplıyordu. Ayrıca önemli şahsiyetlerin kümbetleri vardı. Onları ziyaret ettik, bilgiler aldık, fotoğraflar çektik.
Daha sonra Ömer Faruk Ergezen’in ağabeyi Zeki Ergezen ağabeyimizin kabrini ziyaret ettik, Tebareke ve Fatiha okuduk, dua ettik.

Ömer Faruk, Zeki Ergezen ve kardeşleri Haydar Ergezen Ahlat’ta güzel bir ev yaptırmışlar. Oraya gittik, abdest tazeleyerek akşam namazlarımızı eda ettik, çay içtik. Oradan Zübeyir Beyin rehberliğinde güzel bir lokantaya gittik ve nefis bir akşam yemeği yedik. Çay kahve faslından sonra kalacağımız Ahlat Öğretmenevi’ ne geçtik. Sabah kahvaltıda buluşmak üzere Zübeyir Beyden ayrıldık, istirahate çekildik.

Sabah namazdan sonra kimse uyuyamadı. Van Gölü’nün sahillerine çıktık, dolaştık. Salkım söğütlerin gölgesinde oturduk.

Ahlat yemyeşil bitki örtüsü, özel Ahlat taşından kaplama ya da tamamen bütün taşlardan yapılan güzel evleri, güzel havası, tatlı manzaraları ile bize çok hoş göründü. Ahlat’ta yaşamak çok güzel olsa gerek diye düşündük; ama orada evi olup da Ankara’da, İstanbul’da yaşayanlar var. Öyle görünüyor ki onlar Ahlat’a ancak öldükten sonra gelebilecekler. Ne acı!

Ahlat’ta en son Abdurrahmangazi Türbesini ziyaret ettik. Aynı isimle bir türbe de Erzurum’un dağ tarafında, yukarısında, harika bir manzarası olan yerde var.

Zübeyir Bey’le orada vedalaştık ve yola koyulduk. Hedef Doğubeyazıt İshakpaşa Sarayı.

Mesafe yaklaşık dört saatti.

ERCİŞ

Adilcevaz’ı geçtik, Erciş’e doğru yolumuza devam ederken Erciş’teki öğrencilerimden birini aradım. Mehmet Kasım Çelik meğer imamlık görevi almış ve Manisa Aydın taraflarında görev yapıyormuş. Hemen kardeşi Abdullah’ı aradı. Erciş Kaymakamlığı önünde buluştuk. Bizi bırakmak istemiyorlar. İlle de kuzu keseceğiz, yemek yiyeceğiz, burada kalacaksınız diyorlar. Onları zor ikna ettik ve bizi Van Gölü’ne sıfır bir noktadaki kafeteryaya götürdü. Orada isteyen çay içti, isteyen dondurma yedi, meşrubat içti. Orada balıkların uçuştuğu Deliçay denen bir koya gittik. Orada da öğrencimiz Mustafa Çelik imam hatip lisesinde görev yapıyormuş, öğrencileriyle pikniğe gelmişler. O da yanımıza geldi. Çok duygulu bir buluşma oldu.
Başta Mehmet Kasım Çelik, Abdullah Çelik ve Mustafa Çelik olmak üzere Van Erciş’ten okumak için İzmit’e gelen bu çocuklar sürekli yurtta kalıyor, hafta sonu ve bayramlarda evlerine gidemiyorlardı. Yurtta nöbetçi olduğum zamanlar onları on beş kişilik minibüsüme doldurup bazen Özdilek Alışveriş Merkezine, bazen tiyatroya, bazen de sayfiye yerlerine götürüyordum. Yatılı öğrencileri okul dışına izinsiz çıkarmak yanlıştı ama riskini göze alarak onlara bir güzellik yaşatmak istiyordum. Meğer ne kadar mutlu oluyorlarmış. Bunları hiç unutmamışlar.

Etüt salonlarında hep ders çalışıyorlardı ve özellikle Arapçadan anlamadıkları yerleri gelip soruyorlardı. Gelip gelip Arapçadan bana soru soran Mustafa Çelik İlahiyat fakültesini bitirmiş ve Erciş İmam Hatip Lisesi’nde sekiz yıldır öğretmen. Bir öğretmen için ne kadar gurur verici bir olay değil mi?

Gerek buluşmada gerekse ayrılırken ille de elimizi öpmek istemeleri ve bu içten ihtiram insanı mesrur ediyor açıkçası. Kırşehir’de de ufacık bir çocukken ailemize katılan ve on beş yıl aynı dairde birlikte yaşadığımız yeğenim haber vermemize karşın bize dönmedi, yanımıza da gelmedi. Şimdi benim candan yakınım bu, ülkemizin en doğusundaki bu Kürt çocukları mı oluyor, yoksa kendi kanımdan olan, elimde büyüyen yeğenim mi? Varın siz karar verin.

Abdullah bizi bir de Muradiye şelalesine götürdü. Yine fotoğraflar, duygusal anlar ve ayrılık. Ağrı Dağı’nın sürekli görüp kaybederek devam ediyoruz. Ne müthiş bir şey.

Erciş’ten sonra Muradiye, Çaldıran ve daha birçok yerleşim yerlerinden geçerek devam ettik yolumuza.
Patnos levhasını görünce uzun süre buralarda görev yapan yeğenim Muhammet Tarakçı’yı aradım.

DOĞUBEYAZIT

Doğubeyazıt’ta İshakpaşa Sarayı adeta şehrin yukarısında, dağın yamacında. Bu bölgenin önemli şahsiyeti Ahmed-i Hani’ (Ehmedê Xani 1650/51 Hakkâri Çukurca- 1707 Doğubeyazıt) nin kabri ve adına yapılmış bir cami de var burada. Sarayı ve türbeyi ziyaret ettik Fotoğraflar çektik. Bu önemli saray hakkında bilgi vermeyi burada gereksiz görüyorum. O bilgilere her yerden erişilebilir.

Doğubeyazıt-İshakpaşa Sarayı’ndan ayrıldık ve Iğdır’a doğru yola koyulduk.

Iğdır yemyeşil meyve ve sebze bahçeleriyle mümbit bir ova. Geçip giderken bile seyrine doyum olunmuyor maşallah.

ANİ

Akşam olmadan Kars Ani Harabelerine yetiştik. Ani geniş bir alan. Alanı gezebilmek için elektrikli fayton kiralanıyor. Biz de öyle yaptık ve güzelce gezebildik. Aşağıda Asi nehrinin bir kolu Ermenistan’la Türkiye sınırını teşkil ediyor. Telefonlarımızı uçak moduna aldık. Çünkü böyle bölgelerde dikkat etmek gerekiyor. Buralarda bir telefon görüşmesi yaptığınızda yurtdışı görüşme yapmış oluyorsunuz ve faturalarınıza hayli yüksek yansıyor.

Gezdiğimiz ve gördüğümüz yerlerle ilgili tarihsel bilgilere fazla yer vermeyi gerekli görmüyorum. Onlara Google’dan bir tıkla, hem de en güzel görseller eşliğinde erişebiliyorsunuz.

Arkeoloji ve koruma çalışmaları 1878-1918 döneminde Çarlık Rusya’sının yönetiminde kalan Ani’de ilk kazılar 1892’de Rus Bilimler Akademisi’nde görevli Nicholas Marr tarafından yapılmıştır ve bir müze kurulmuştur.

Sultan Alpaslan burasını fethedince bir mescit yaptırmış. Bu mescit Türklerin Anadolu’da yaptıkları ilk cami olma unvanına sahiptir. Bunun dışında burada birçok kilise, manastır ve benzeri eserler de mevcuttur. Kazılar henüz bitirilmemiştir. Yer altında daha ortaya çıkarılmayı bekleyen birçok eser mevcuttur.

Yorucu bir gezintiyi tamamladıktan sonra oradaki kafeteryada çay ve meşrubat içerek dinendik ve yola koyulduk. Artık hedefimiz Kars.

 

KARS

Kars’a vardık ve navigasyon yardımıyla önce rezervasyon yaptığımız İpek Oteli bulduk. Arabamızdan hiç inmeden doğruca Kars Kalesi’nin alt kısmındaki alana, demir köprüye gittik. Arkadaşımız Mehmet Akif Yazar bundan kırk alı yıl önce buralarda yaşamış. İlkokulu ve ortaokulu burada okumuş. Babası değerli hocamız Halit Yazar burada göreve başlamış ve değişik evlerde oturmuşlar. Bir ara oturdukları ev Asi nehrinin kenarında olduğu için evin penceresinden olta atarak balık tutarlarmış ve afiyetle yerlermiş.

Buradan Kars Merkez Camiine gittik, akşam namazlarımızı kıldık. Cami imamıyla tanıştık. Oradan otele geçtik. Çantalarımızı bıraktık ve akşam yemeği için çıktık.
Vakit hayli geç olmuştu. Bizler de çok yorulmuştuk. Otele döndük ve dinlenmeye çekildik.

Sabah namazından sonra Akif’le birlikte çıktık. Kars’ın uzun ve dosdoğru caddelerinde dolaştık, fotoğraflar çektik. Caddelerde henüz kimsecikler yoktu. Her taraf kapalıydı. Kars kırk yıl Rusların işgalinde kalmış ve bu caddeleri onlar bu şekilde düzenlemişler. M. Akif kardeşimin okuduğu ilkokulu, ortaokulu gördük. Akif gezintisine devam etti, ben otele döndüm.

Birlikte kahvaltımızı yaptık ve şehir turu yapmak üzere çıktık. Kars Kalesi, Hasan Harakani (M. 963-11 Aralık 1033) türbesi ve benzeri mekanları ziyaret ettik ve Artvin’e gitmek üzere yola koyulduk.

Kars’ta kaldığımız otelde sabah namazından sonra arkadaşım Mehmet Akif Yazar’la dolaşmaya çıktığımızı anlatmıştım. Akif’i serbest bırakıp otele dönünce uyku tutmadı ve orada bir yazı yazmıştım. O yazının sonuna yol arkadaşlarımızla ilgili bir değerlendirme yaparken kaptanımız ve hocamız, rehberimiz Prof. Dr. Salih Pay ile ilgili “agresif” sözcüğünü kullandığım için bana çok kızdı. Adeta bana demediğini bırakmadı. Aslında bu tepkileriyle beni haklı çıkarıyordu da denilebilir.

 

ARTVİN


Artvin’e doğru isli, dumanlı, yemyeşil yaylalardan keskin virajlarla yolumuza devam ederken sağ tarafta Karagöl levhasını gördük. Salih Hoca hemen direksiyonu o yola kırdı. Otuz kilometre mesafedeymiş. Yakıtımız azalmıştı. Karagöl’e gidip gelmek bizi zor durumda bırakabilirdi. Onun için vazgeçtik ve geri dönüp yolumuza devam ettik.

Yolumuzun sağında solunda çok güzel, yemyeşil araziler vardı. Ben böyle büyüleyici manzaraları Trabzon’un Maçka ilçesine bağlı Hasköy’de görmüştüm. Seyrine doyum olmuyor… Burada semaverde çay içtik, fotoğraflar çektik ve yolumuza devam ettik. Şavşat’a girdik ve yakıt aldık. Hiç eğlenmeden ve bir yere uğramadan devam ettik. Çoruh Nehri barajı bütün ihtişamıyla görüş alanımızdaydı. Buralarda ben yolumu da yönümü de kaybettim. Artvin şehrini karşıdan gördük. Dağların arasında yayılmış güzel bir şehirdi ama şehre girmedik. Buralardan aklımda kalan uzun uzun tüneller oldu. Ne kadar çok tüle yapılmış. O sarp dağlar, kayalık bölgeler tünellerle aşılmıştı. Bu yollarda seyreden arabalar açık alanlardan çok artık tünellerin içinde seyrediyorlardı. Özellikle kış aylarında trafik açısından büyük kolaylık olmalı.

Yusufeli tarafına devam eden yolumuz bir yerden ayrıldı ve bizler Yusufeli Barajı’nı göremeden yolumuza devam etmiştik. Hava kararmadan Erzurum’a varmak ve birkaç yeri günışığında görmek istiyorduk. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Erzurum’a vardık.

ERZURUM
Navigasyon yardımıyla Ulucami’ye vardık. Hemen karşısında Erzurum kalesi, yanında Çifte minare, önünde çok güzel bir kümbet vardı.

Erzurum’da gezilecek görülecek o kadar tarihi mekân var ki böyle bir iki saatte gezip görmek mümkün değil. En az burada bir hafta, on gün kalmak ve doya doya gezmek gerekiyordu. Ulucami, Çifte minare, kümbet, Erzurum Kalesi, üç kümbetler gibi birkaç yeri görebildik. Ben abdest alıp Ulucami’de ikindiyi kılıncaya kadar arkadaşlar bir fayton kiraladılar ve tura çıkıyorlardı. Tam yürümek üzereyken geldim ama yer kalmamıştı bana. Ancak beş kişi binebilmişti. Ben de oralarda onları bekledim.

Kalan vaktimizde Taşhan’a uğradık. Bir camide akşam namazı kıldık, bir lokantada cağ kebap yedik ve otelimize döndük.

GOP DAĞI BAYBURT GÜMÜŞHANE

Sabah kahvaltıdan sonra arabaya doluştuk ve yola koyulduk. Güzergahımız Bayburt, Gümüşhane üzerinden Tokat ve ilçelerinden Amasya’ya uzanıyordu. Dolayısıyla Erzincan’ı göremeyecektik. Buna üzüldüm. Ben Gümüşhane’ye gitmiştim. Erzincan’ı ise hiç görmedim.

Nasipten öte bir şey olmuyor maalesef. Salih kardeşim araba kullanmaktan çok yoruldu. Ufacık bir şey desem üç çuval laf yiyordum.

Gümüşhane’de Ahmed Ziyauddin Camii’nde Cuma namazımızı kıldık ve yola devam ettik. Camiden çıkınca sola devam etsek Zigana Tüneli’ni ve belki de Hamsiköy’ü de görecektik ama güzergâh değişiyordu. Sağa dönerek devam ettik. Tokat üzerinden devam edince Erbaa, Reşadiye ve benzeri ilçeleri geçerek Amasya’ya vardık. Akşama bir buçuk saat kadar vardı.

AMASYA

Amasya’nın girişinde uygun bir yere park ettik ama biz yaşlı delikanlıların onca alanı yürüyerek gezmesi imkansızdı. O gün Amasya’da kiraz festivali varmış. Dolayısıyla şehir her zaman olduğundan daha kalabalıktı. İçimizde en dayanıklı Mehmet Gül ve M. Akif Yazar, bir de Salih Pay görünüyordu. Ben Amasya’ya daha önce geldiğim için bir şeyler söylüyorum ama anlatamıyordum. Sonunda benim dediğimi yaptılar. Arabaya doluştuk ve bir araba turu yaptık. Sonra arabadan indik ve fotoğraf çekerek yürümeye başladık. Takatim kalmadı. Çok yoruldum. Mehmet Çalık abi de İbrahim Tak abi de çok yoruldular. Yeşilırmak boyunca yürüdük, isteyen mangalda pişmiş mısır aldı yedi. Bir ara iki kilo kiraz aldık ve yedik. Akşam namazı vakti tam da II. Beyazıt Camii önündeydik. Abdestlerimiz alıp camiye koştuk ve cemaatle namazımızı kıldık. Salih Pay arabayı ileride bir yere park etmişti. Yürüyüş yapmaktan üşendiğimiz güzergahı bu sefer arabaya ulaşmak için mecburen yürüdük.

Daha önce Hanımağa ile geldiğimizde yukarıdaki Kızlar Manastırına çıkmış ve dağın yamacına yapılmış yoldan yürüyerek yukarılara çıkabilmiştik. Şimdi ise oralara asla çıkamayacağımı biliyorum. Hanımağa bizimle olsa o da çıkamazdı. Bu da iyice yaşlandığımızın delili olsa gerektir.

MERZİFON

Arkadaşımız Uğur Kaçmaz Merzifon Öğretmenevinde yerimizi rezerve etmişti. Oraya intikal edip akşam yemeğini orada yemeye karar verdik. Daha önceki gelişimde hiç görmediğim o tünellerden geçerek Merzifon’a doğru devam etik. Suluova levhasını gördüm. Ama başka da bir şey göremedik. Hava iyice kararmıştı.

Uğur Beyin gönderdiği konuma göre giderek buluştuk. Bir pideciye gittik. Pideci tanıdıkmış. Seyahatimiz boyunca ödediğimiz en yüksek faturayı burada ödedik. Biz mi çok şey yedik, dost kazığı mıydı doğrusu bilemedim.

Otel yakınmış. Yürüyerek gittik. Bu yürüme bize iyi de geldi. Giriş işlemlerini yaptık ve odalarımıza çıktık. Duşumuzu alıp rahatladık ve uyuduk.

Sabah namazından sonra ufak bir şehir turu yapalım dedik.
Öncelikle Merzifonlu Kara Mustafa Paşa (d. 1634/1635- ö. 25 Aralık 1683) camiine gittik. Beni çok etkileyen trajik bir hikayesi vardır Kara Mustafa Paşa’nın. Viyana’yı kuşattı ama kuşatma başarısız oldu ve buna karşılık idam edildi.
Çarşı pazarda kimsecikler yoktu. Tahta kepenkler kapalı, her taraf ıssızdı. Bir çaycı gördüm açık. “Şurada bir çay içsek mi” dedim ama demez olaydım. Oteldeki kahvaltımızdan vazgeçtik, Osmancık’ta bir arkadaşın davetine gideceğiz.

Yola çıktık ve kırk kilometre sonra Osmancık’ta buluşma yerindeydik. Güzel bir buluşma oldu. Bursa Yüksek İslam Enstitüsünden sınıf arkadaşım Habip Görken de geldi. Buna da çok mutlu oldum.

Osmancık İzmit arası 466 km ve tam beş saat sürüyordu.

Onca yolu nasıl geldik anlayamadım. Bir yerde yakıt almak için durduk. Onun dışında bir mola hatırlamıyorum. Artık Osmancık’tan Kocaali’ye geçtiğimiz yerleri saymıyorum. Giderken programdan çıkardığımız Beypazarı ve Göynük kısa da olsa görme amaçlı kaza edilebilirdi ama başta Salih Pay olmak üzere hepimiz çok yorulduk. Bende bu seyahat boyunca bir bel ağrısı başladı. Uzun süre arabada oturmaktan mıdır yoksa bel fıtığı başlangıcı mıdır bilmiyorum.

Planlanan süreden daha kısa bir zamanda Salih Payların kapısındaydık. Orada vedalaşıp ayrıldık.

Benim açımdan çok güzel, verimli, zengin ve de çok hesaplı bir gezi oldu. Onca yolu sürekli Salih Pay araç kullandığı için hepimizden çok mu yoruldu, daha az mı yoruldu bilemiyorum. Ben araba kullandığım zaman daha az yorulurum mesela. Teravih namazını kıldıran değil, arkasında kendisine uyan cemaat namaz süresini daha uzun algılar ya. Onun gibi bir şey.

ÇILDIR GÖLÜ

Artvin’e doğru giderken yolumuzun üzerinde Çıldır Gölü vardı. 1950 metre rakımlı dağların tepesinde masalımsı bir güzellikte Çıldır Gölü uzanıyordu. Masmavi göl ile yemyeşil doğanın birleştiği bu bölge gerçekten görülmeye değer bir yerdi. Göle sıfır bir yerde bir balıkçı barakası görünümünde lokantanın yanına indik. Fotoğraflar çektik. Mekân sahibiyle tanıştık. Çaylar içtik. Bir de tadımlık balık yaptırdık. Balık hiç de güzel değildi. Bu tatlısu balıkları zaten pek lezzetli olmazdı ama mekânın kirası sadedinde bunu denedik ve oradan ayrıldık.

 

 

 

20 HAZİRAN 2023

HAYRİ BOSTAN

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın tüm yazıları
Deneme 2
Uluslararası Milli Görüş Yardım Organizasyonu - İMG Türkiye
X