Av. Serra Taşköprü ile Röportajımız
20 Eylül 2026 11:32

SERRA TAŞKÖPRÜ: SESSİZLİĞİN BİLE İFADESİNİ ALAN KADIN Av. Serra Taşköprü ile Röportajımız

Av. Serra Taşköprü ile Röportajımız

Mustafa Söğüt Tüm haberleri

 

Avukat, yazar, araştırmacı, Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü yüksek lisans öğrencisi, felsefe öğrencisi, kara mizahçı… Serra Taşköprü bunların hangisi?

Hepsi. Muhtemelen sorun da tam burada başlıyor.

Avukatlık bana delile bakmayı, yazarlık görünmeyeni anlatmayı, adli bilimler görünenin ardındaki olguyu araştırmayı, felsefe ise gördüğüm şeyin gerçekten gördüğüm şey olup olmadığını sorgulamayı öğretti. Kara mizah da bütün bunlarla uğraşırken hayatla arama koyduğum emniyet mesafesi.

Kolay ikna olan biri değilim. Bana bir şey söylediğinizde yalnızca ne söylediğinize değil; neden söylediğinize, neden tam o anda söylediğinize ve özellikle neyi söylemediğinize de bakarım.

Dolayısıyla benimle iletişim bazen yorucu olabilir.

Siz bir cümle kurarsınız, ben gerekçeli karar ararım.

Meslek hastalığı diyelim.

Henüz bunun için reçete yazan çıkmadı.

 


 “Sessizlik” neden sizin için sıradan bir kelime olmaktan çıkıp neredeyse bir çalışma alanına dönüştü?

Çünkü zamanla insanın yalnızca kendisine söylenenlerden değil, söylenmeyenlerden de etkilenebildiğini gördüm.

Ama burada önemli bir ayrım var: Her sessizlik şiddet değildir. Bazen olgunluktur, bazen sınırdır, bazen insanın kendisini koruma biçimidir. Bazen de gerçekten söylenecek hiçbir şey yoktur.

İnsanlık adına iyimser olmak lazım.

Benim ilgilendiğim başka bir sessizlik.

Belirsizlik yaratan, karşıdakini sürekli anlam üretmeye zorlayan, cevapsızlığı bir ilişki biçimine dönüştüren ve kimi durumlarda güç aracı olarak kullanılabilen sessizlik.

“Sessiz Şiddet”, “Sessiz İstismar” ve “Hesaplanmış Sessiz Manipülasyon” üzerine düşünmem buradan doğdu.

Çünkü bazen kimse tek kelime etmez ama insanın zihninde üç sezonluk dizi çekilir.

Oyuncular belli, dekor hazır, kriz bol.

Bir tek senarist ortada yok.


Ruh sağlığı sistemine yönelik eleştirileriniz zaman zaman oldukça sert. Psikiyatriyle bir hesabınız mı var?

Psikiyatriyle değil, sorgulanamazlıkla hesabım var.

Bir alanı eleştirmek o alanı değersizleştirmek değildir. Tam tersine, ruh sağlığı hizmetinin insan hayatındaki önemini bildiğim için sorunlarının açıkça konuşulması gerektiğini düşünüyorum.

Mesleki sınırlarını titizlikle koruyan, hastasını küçümsemeyen, insan onuruna saygılı davranan ve sahip olduğu mesleki gücün sorumluluğunu taşıyan çok değerli psikiyatristler var.

Zaten iyi örnekler olduğu için kötü uygulamaları “mesleğin doğası” diye geçiştiremeyiz.

İnsan ruhuyla çalışan bir meslekte yalnızca bilgi yoktur; güç de vardır.

Gücün olduğu yerde sınır, etik, denetim ve hesap verebilirlik de olmalıdır.

Unvan değerlidir.

Ama dokunulmazlık belgesi değildir.

Beyaz önlük de zaten pek kalmadı.

Otorite kıyafet değiştirdi; sorgulama ihtiyacı değişmedi.

 


Özellikle terapötik ilişkide mesleki sınırlar ve güç asimetrisi üzerinde duruyorsunuz. Sizce asıl mesele nedir?

Ruh sağlığı alanındaki ilişki sıradan iki insanın karşılaşması değildir.

Bir tarafta yardım arayan, kimi zaman kırılgan, karşısındaki uzmana güvenen ve ona büyük anlamlar yükleyebilen bir insan vardır. Diğer tarafta bilgiye, yönteme ve mesleki otoriteye sahip profesyonel.

Bu nedenle bazı soruların rahatsız edici olmalarına aldırmadan sorulması gerekir:

Terapötik sınır nerede başlar?

Aktarım ve karşı aktarım nasıl yönetilir?

Yoğun duygusal bağ geliştiğinde profesyonelin sorumluluğu nedir?

Belirsizlik hangi noktada zarar verici hâle gelir?

Bağımlılık riski nasıl fark edilir?

Mesleki güç hangi noktada kötüye kullanıma açık hâle gelir?

Bunları sormak psikiyatri karşıtlığı değildir.

Tam tersine, daha güvenli bir ruh sağlığı hizmeti talebidir.

“Ben uzmanım” cümlesi tartışmanın sonu olamaz.

En fazla kartvizitin ön yüzüdür.

Ben mesleğim gereği arka yüzünü, dipnotunu ve küçük puntolarını da okumayı seviyorum.


Yazılarınızda ve kitaplarınızda kendi kavramlarınızı üretmeye özel önem veriyorsunuz. “Serratonin Felsefesi” ve “Antisistemik Akım” da bunların arasında. Nedir bu arayış?

Çünkü yalnızca var olan kavramlarla düşünürsek bazen var olan sınırların içinde düşünmeye mahkûm oluruz.

Ben yaşadığım, gözlemlediğim veya araştırdığım bir olgunun mevcut kelimelerle tam karşılanmadığını düşündüğümde ona başka bir yerden bakmayı seviyorum.

“Sessiz Şiddet”, “Sessiz İstismar”, “Hesaplanmış Sessiz Manipülasyon” gibi çalışmalarımın çıkış noktası da bu.

“Serratonin Felsefesi”nde ise mesele daha geniş: sorgulamak, yerleşik kabullerin dışına çıkmak, insanı tek bir kimliğe hapsetmemek ve gerektiğinde herkes aynı yöne bakarken başını başka tarafa çevirebilmek.

Buradan “Antisistemik Akım” düşüncesine geliyorum.

Benim için antisistemik olmak, her sisteme körü körüne karşı çıkmak değildir. Sistemin kendisini sorgulanamaz ilan ettiği noktada soru sormaktır. Kurala sırf kural olduğu için boyun eğmemek; otoriteyi sırf otorite olduğu için haklı kabul etmemektir.

Çünkü sistem karşıtı olmak kolaydır.

Her şeye “hayır” dersiniz, iş biter.

Asıl mesele sistemin içinde yaşarken aklınızı sisteme kiralamamaktır.

Ben insanlara “Doğru budur” demiyorum.

“Bir de buradan bakın” diyorum.

Çünkü düşüncenin en tehlikeli hâli yanlış düşünce olmayabilir.

Hiç sorgulanmadan doğru kabul edilen düşünce olabilir.

 


 Kitaplarınız arasında “Beni Linç Eder misiniz?” gibi oldukça meydan okuyan bir isim de var. Neden böyle bir başlık?

Çünkü çağımızın tuhaflıklarından biri şu: İnsanlar düşünce özgürlüğünü çok seviyorlar; özellikle de kendileriyle aynı düşünüyorsanız.

“Beni Linç Eder misiniz?” biraz bununla hesaplaşan bir başlık.

Linç zihniyetinde çoğu zaman fikir tartışılmıyor; fikri söyleyen insan tartışmanın kendisi hâline getiriliyor. Bir cümleyi eleştirmek yerine kişiyi etiketlemek çok daha kolay.

Ben tam tersini yapmak istiyorum.

Düşünceme itiraz edin.

Yanlışımı gösterin.

Eleştirin.

Hatta mümkünse beni fikrimden vazgeçirecek kadar iyi bir karşı argüman getirin.

Ama düşünmekle itaat etmeyi birbirine karıştırmayalım.

Kara mizah tarafı da burada devreye giriyor:

Beni linç edecekseniz bari gerekçeli karar yazın.

Avukatım.

Usulden bozmayalım.

 

Avukatlık, yazarlık, yüksek lisans, felsefe, Serratonin Felsefesi, Antisistemik Akım ve kara mizah aynı zihinde nasıl geçiniyor?

Geçinemiyorlar.

Ben de zaten arabuluculuk yapmıyorum.

Avukat tarafım “Delilin nerede?” diye soruyor.

Yazar tarafım “İnsan hayatındaki her şey dosyaya girmez” diye itiraz ediyor.

Adli bilimler tarafım “Önce veriye bakalım” diyor.

Felsefe okuyan tarafım ortaya çıkıp “Önce gerçek dediğiniz şeyin ne olduğunu belirleyelim” diyerek toplantıyı tamamen dağıtıyor.

Antisistemik tarafım masanın neden orada olduğunu sorguluyor.

Kara mizahçı tarafım ise köşede oturmuş herkesten malzeme topluyor.

Sonra ben bunların hepsini aynı masaya oturtup yazmaya çalışıyorum.

Belki üslubumun biraz aykırı olmasının nedeni de bu.

Hukuku yalnızca kanun maddelerinden, insanı yalnızca tanılardan, hayatı yalnızca görünen olaylardan ibaret göremiyorum.

Benim ilgimi genellikle herkesin cevabı bildiğini düşündüğü yerde henüz sorulmamış soru çekiyor.

Bazen cevabı buluyorum.

Bazen bulamıyorum.

Bulamadığımda da dünyanın sonu gelmiyor.

Köşe yazısı çıkıyor.

 

 Bütün bunların sonunda nasıl bir iz bırakmak istiyorsunuz?

İnsanların benimle aynı fikirde olmasını istemiyorum.

Hatta herkes benimle aynı fikirde olmaya başlarsa önce kendimden şüphe ederim.

Ben insanların soru sormasını istiyorum.

Bir hasta doktoruna, bir vatandaş hukukçuya, bir öğrenci hocasına, bir insan sevdiği kişiye soru sorabilmeli.

Benim “Antisistemik Akım” derken kastettiğim özgürlük de biraz burada: Sistemsizlik değil; aklın hiçbir sisteme kayıtsız şartsız teslim edilmemesi.

Hiçbir unvan, makam, meslek veya bilgi birikimi “Beni sorgulama” zırhına dönüşmemeli.

Kitaplarımda ve yazılarımda insanlara ne düşüneceklerini söylemek istemiyorum.

Biraz huzur kaçırmak istiyorum.

Çünkü bazen düşünce tam da huzurun kaçtığı yerde başlıyor.

Benim derdim gürültü çıkarmak değil.

Bazen en büyük gürültü, herkesin alıştığı bir sessizliğin ortasına bırakılan tek bir sorudur.

Cevap gelirse dinlerim.

Gelmezse de sorun değil.

Çünkü soru bir kere sorulduğunda sessizlik artık eskisi kadar rahat değildir.

Ben sessizliği bozmuyorum.

Sessizliğin rahatını bozuyorum.

Geriye kesin cevaplar bırakmak da istemiyorum.

Bana soru işareti daha çok yakışıyor.

Çünkü noktayı herkes koyabilir.

Ben hayatım boyunca virgüllerin, parantezlerin, dipnotların, itirazların ve kimsenin okumadığı küçük puntoların peşinden gittim.

Bundan sonra da öyle yapacağım.

Dosya kapanmadı.

Sadece insanlığa tebliğ edildi.

İtirazı olan?

Delilleriyle gelsin.

Güncelleme: 20 Eylül 2026 11:39
Deneme 2
Deneme 1
X